,13,Saat,1, Ömür
  • Kitap Adı : 13 Saat + 1 Ömür
  • Yazar Adı : Hasan SARAÇ
  • Yayın Evi : Postiga
  • Dili : Türkçe

13 Saat + 1 Ömür

1 yazar ve 10’larca yorumcunun ortak heyecanından doğan roman

İnternet’in popüler edebiyat sitelerinden Edebiyat Haber (edebiyathaber.net) ve sitenin yazarlarından Hasan Saraç’ın girişimiyle 2012 yılının son aylarında başlatılan “Ortak Roman” projesinin heyecanla beklenen ürünü bu hafta okurlarıyla buluşuyor. Projenin özelliği, haftada iki kez birer bölüm halinde sitede yayınlanan roman taslağının okurlardan gelen öneri ve yorumlara açık olması ve yazarın bu yorumlardan aldığı ilham ve destekle yoluna devam etmesiydi. İki ayda tamamlanan proje sonucunda ortaya romanın ana kurgusunu yansıtan 70 sayfalık bir hikâye çıkmıştı.

2013’ün Ocak ayı içinde Edebiyat Haber sitesi ekibi ve yorumcuların katılımıyla romanın bir bütün olarak tartışıldığı toplantıların ardından çalışmalarına devam eden Saraç, kurgunun ince ayarları, karakterlerin işlenip derinleştirilmesi, hikâyenin ayrıntılarla zenginleştirilmesi sürecini tamamlayarak Mart ayı içinde romanı nihai şekline kavuşturdu.

13 Saat + 1 Ömür adlı eser, proje henüz ilk aşamasındayken “Ortak Roman” ile ilgilenen Postiga Yayınları tarafından basılmış bulunuyor.

 

Kayıp bir ruhun izinde

Bir sabah uyandınız, ama kimsiniz, neredesiniz bilmiyorsunuz.

Galiba bir otel odasındasınız. Sizin için her şey yabancı. Hatırlamaya çalışıyorsunuz. Hayır yok. Adeta bu dünyadan yok olmuşsunuz. Okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler yerli yerinde ama gerisi kapkaranlık…

Sahi ne yaparsınız?

13 Saat + 1 Ömür kayıp bir ruhun izini sürüyor.

Soluk soluğa geçmişine doğru yola çıkan Erol Adoni tüm hayatıyla yüzleşiyor. Özgürlüğün peşinde koşarken geride bıraktıkları… Kayıp aşkları, yalnızlıkları, pişmanlıkları… Erol, yolculuğuna dünyaca ünlü bir psikiyatrın rehberliğinde çıkıyor. Kimi zaman Moda’daki çocukluğuna yol alıyor, kimi zaman sinagogda ergenliğe geçişini hatırlıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde heyecanla geçen ilk gençliğin ardından Boston’da aşkla tanışıyor. İtalyan dedesinin üzüm bağlarından büyülü kelimeler dünyasına, kaybolup gidiyor.

Yazar, bir yandan kayıp geçmişini arayan bir insanın kişisel serüvenini anlatırken, bir yandan da arka planda özgürlük kavramını ve geleneklerin gücünü vurgulayan, toplumsal belleği ve vicdanı sorgulayan bir çerçeve çiziyor.

 

ORTAK ROMAN’IN ÖYKÜSÜ

29 Ekim 2012 günü Edebiyat Haber genel yayın yönetmeni Sn. Emrah Polat’la interaktif bir roman projesi üzerinde görüşmelere başladık.

O sırada aklımda Umberto Eco’nun Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi adlı eserinin ilk satırlarına gönderme yapan bir başlangıç vardı. Çok geçmeden, haftada iki kez olmak üzere yaklaşık on iki bölümde projenin sona erdirilmesi konusunda Emrah Bey’le mutabık kalmıştık.
Ortak Roman’ın ilk bölümü 12 Kasım 2012 Pazartesi günü Edebiyat Haber sitesinde yayınlandı.

İlk bölüm dört gün içersinde bin iki yüzden fazla meraklı okur tarafından tıklandı.  Kırktan fazla okurdan ilk bölümü değerlendiren, ikinci bölüm hakkında önerilerde bulunan yorum aldık. Bu sürede ikinci bölüm de yazılmış ve 15 Kasım 2012 Perşembe günü Edebiyat Haber’de yayınlanmıştı.

Bu süreç projenin sonuna aynı tempoda devam etti. Pek çok okurumuz yayınlanan her bölümden sonra düzenli olarak yorum yapmayı sürdürdü. En nihayet, 20 Aralık 2012 günü on ikinci ve son bölüm Edebiyat Haber yayınlandı ve Ortak Roman projemizin ilk etabı sona ermiş oldu.

Proje sürecince yüze yakın okur, dört yüzden fazla yorum yapmış, ben de proje formatına uygun olarak, tüm yorumlara teker teker cevap vermiş ve belli aşamalarda genel açıklamalar göndermiştim. Netice itibariyle, okurlarımızdan gelen yüzlerce farklı öneri sayesinde su yolunu bulmuş, bir kurgu oluşmuş, son bölümle birlikte de romanın iskeleti tamamlanmıştı.


- - - - -

 


İlk günden itibaren projeye olumlu bakan, değerli önerileriyle proje formatının belinlenmesine katkı sağlayan Edebiyat Haber sitesi Genel Yayın Yönetmeni Sn. Emran Polat’a ve tüm projenin teknik alt yapısını hazırlayıp sitede yayınlanmasını gerçekleştiren Sn. Elçin Polat’a huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Yorum gönderen değerli okurlar ilk bölümden itibaren birbirinden farklı, çarpıcı öneriler sundular. Yeni yayınlanacak bölümler için hayal kurup bana ilham verdiler. Kimi zaman yerdiler, kimi zaman övgüler düzdüler, hatta bazı karakterlere isim bile buldular, en önemlisi bu süreçte hep yanımda oldular, beni desteklediler. Bu değerli katkıları için kendilerine en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Ortak Roman Projesine yorumlarıyla katkıda bulunan değerli okurlarımız:

Ali Keleş, Ali Arı
Agresiv Prenses, Ayşe Bahşi
Aysun Aksel, Aziz Sar
Başak Kırmacı, Bekir Okutan
Bekir Şimşek, Bezgin
Burce Gürsel, Can Yıldırım
Cihan Tuncay, Cüneyt Temel
Çisem Bakoğlu, Derya Çiftkaplan
Dilek Oğul, Doğancan Bedir
Ece Korkmaz, Elif Çağlar Muslu
Emre Gürkan, Erte Oyar
Eser Gezer, Esra Koca
Feride Güllü, Funda Turper
Gamze Gökoğlu, Gizem Kara
Gizem Sakallı, Gözde Beyazıt
Gülin Demirok, Gülten Özdemir
Hale Nur Durmuş, Hakan Coşkun
Hatice Kılıç, Hazal
Hülya Arıcı, Lale Bollukcu Özker
Mahmut Esitmez, Manzaradan
Melek Diker Yücel, Meltem Yorulmaz
Muazzez Öcal, Nalan Yılmaz
Nergiz Yanmaz, Nesrin Naz Güngör
Nilgün Uca, Nilüfer Keyvanklıoğlu
Nurdan Tezgin, Onur Ataoğlu
Öykü, Özge Kaymak
Rosetta, Sebahat Kurtöz
Semih Savuran, Semin Özkan
Sevil Bayrak, Süha Arı
Şebnem Andaç Susenburger
Tuba Baltacılar, Ufuk Parlak
Yıldız İlhan, Zeynep Demirkan, Zuhal Özügül

 

- - - - -

 

Şimdi sıra, Edebiyat Haber sitesinde yayınlanan ve on iki bölümden oluşan, yaklaşık yetmiş sayfalık uzun öyküyü bir romana dönüştürmeye gelmişti. Bu aşamada, sitede yayınlanan bölümlerde kısaca özetlenen olayların olgunlaştırılması, bazı detayların etraflıca ele alınması, roman karakterlerine hayatiyet kazandırılması gerekiyordu.

Öncelikle, projenin formatı gereği önceden planlanan değerlendirme toplantılarından ilkini 6 Ocak 2012 Pazar günü İstanbul’da gerçekleştirdik. Bu toplantımıza alfabetik sırayla Derya Çiftkaplan, Ece Korkmaz, Erte Oyar, Gizem Sakallı, Gülin Demirok, Hülya Arıcı, Semin Özkan ve Ufuk Parlak katıldılar. Bu toplantımızda henüz yazmaya başlanılmayan ek bölümler hakkında yorumcularımızla fikir alışverişinde bulundum. Önerilerini de dinledikten sonra bilgisayarımın başına geçip yeniden yazmaya başladım.

İkinci değerlendirme toplantımızı yorumcularımızdan Aysun Aksel, Çisem Bakoğlu, Doğancan Bedir ve Melek Diker Yücel ile Edebiyat Haber sitesinden Emrah Polat, Elçin Polat ve Gaye Dinçel’in katılımıyla 20 Ocak 2013 Pazar günü Ankara’da yaptık. O tarihte ek bölümlerin yazılmasına başlanmıştı. Kendileri ile bu gelişmeleri paylaştım, en sona eklenecek final bölümüyle ilgili düşüncelerini de öğrenme fırsatım oldu.


Her iki toplantıya da katılan değerli yorumcularımıza ve Edebiyat Haber temsilcilerine bir kere daha teşekkür ediyorum.

- - - - -

Bir teknik ayrıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Edebiyat Haber’de yayınlanan son üç bölüm, kurgu gereği romanda son şeklini alırken bölüm 10 – bölüm 14 olarak beş kısma ayrıldı. Anlatımı kolaylaştırmak ve içeriği zenginleştirmek amacıyla ilk on bölüme de bazı eklemeler yapılmıştır.

20 Aralık tarihinden sonra kaleme alınan yeni bölümlerde bana yol gösteren üç eserin yazarlarına da çok şey borçluyum. Erol Haker’in İstanbul’dan Kudüs’e Bir Kimlik Arayışı adlı otobiyografisinden ve Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto’nun Anlatmasaydım Olmazdı adlı kitabından, Galata Kuledibi’ndeki çocukluk ve gençlik anılarını tüm içtenliğiyle okurlarıyla paylaşan Roz Kohen’in eserinden elimden geldiğince istifade etmeye çalıştım.

Otuz yıllık değerli dostum Yusuf Bahar’a da kendi yaşamıyla ilgili bazı bilgileri benimle paylaştığı için teşekkür ediyorum.

- - - - -

 

Edebiyat Haber sitesinde bölümler yayınlanırken yorumcularımızla pek çok konuda eposta ile karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaya devam ettik. Bu sırada Postiga Yayınları editörü Sn. Ece Korkmaz’dan bir davet alıp, bir süre sonra kendisini ziyaret ettim. Yıllardır Türk Edebiyatına matbaa olarak hizmet etmiş, binlerce kitabı okurlara kazandırmış ve bir süredir yayıncı kimliği ile de önemli aşamalar kaydetmiş olan bu kurumda kendimi evimde gibi hissettim.

Sayın Ece Korkmaz’a ve Postiga Yayınları sahibi Sn. Nurettin Hacıkurtiş’e bu projeye katkıda bulundukları için kendim ve Edebiyat Haber adına teşekkür ediyorum.

Son olarak, geçtiğimiz üç ay boyunca her aşamada benimle birlikte bu projeye emek veren hayat arkadaşım Handan Saraç’a teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Perde Açıldı

Şimdi lütfen koltuklarınıza rahatça yaslanın ve 13 saatlik bir serüvenin ve unutulmuş bir ömrün ardında yatan sırları keşfetmeye, hikâyemizin ardına gizlenmiş şifreleri çözmeye hazırlanın…

 

“Bir kitabın, ister beşeri ister ilahi olsun, diğer kitapların ötesindeki şeylerden söz ettiğini düşünürdüm.

Ama artık kitapların çoğu kez başka kitaplardan söz ettiğini fark ediyorum…

Böylece, yazarların hep bildiği şeyi yeniden keşfettim: Kitaplar daima başka kitaplardan söz eder ve her hikâye daha önce anlatılmış bir hikâyeyi anlatır.”
Umberto Eco



“Hayatınızı oluşturan şeyin hafıza olduğunu idrak edebilmeniz için, bölük pörçük de olsa hafızanızı kaybetmeye başlamanız gerekir. Hafızasız hayat, hayat değildir. Hafızamız bizim bütünlüğümüz, tutarlılığımız, mantığımız, hatta eylemimizdir. Onsuz, biz bir hiçiz.”

Luis Bunuel

 

BÖLÜM

 

Ter içinde uyandı.

Kaşları çatılmış, çenesi kasılmıştı. 

Sanki zifiri karanlıkta ateş böcekleri uçuşuyordu. Halüsinasyon muydu bu, yoksa gerçek mi? Birden hatırladı. Gençlik yıllarında Boston’da iki haftada bir gittiği çamaşırhaneyi görmüştü rüyasında.

Öğle vakti sakin adımlarla kapıdan içeri girmiş, elindeki mavi plastik torbadan çekip çıkardığı kirli çamaşırları boş bir makineye tıkıp cebindeki ufak paralarla aleti çalıştırmıştı. Oraya kadar her şey yolundaydı. Karşıdaki sandalyede oturan kısa saçlı sarışın kız büyük bir dikkatle elindeki notları okuyordu. Bir süre sonra kurutucudan çıkardığı giysilerini alıp gitmiş, yerine hiç durmadan münakaşa eden iki üniversite öğrencisi gelmişti.

Sonra onlar da işlerini bitirmişler, neredeyse akşamüstü olmuştu. Bu kez kızıl saçları beline kadar inen yanık tenli bir genç kadın, elindeki torbadan çıkardığı çamaşırları boşta kalan makineye yerleştirip yanındaki sandalyeye ilişmişti. Kulaklıklarını takmış müzik dinliyordu. Latin kökenli olmalıydı. Brezilyalı mıydı acaba? Yoksa Kosta Rikalı mı? Birkaç kez gözü ona takılmış, kızıl saçlı dilber ise hiç oralı olmamıştı.

Hava kararırken o da terk etmişti mekânı.

Saatler geçmiş, belki gece yarısı olmuş, etraftan el ayak çekilmişti. Herkes işini bitirip gidiyor, bir tek onun çamaşırları bir türlü kirlerinden arınamıyor, bir tek onun makinesi, kurgusu bitmek bilmeyen uğursuz bir oyuncak gibi, tuhaf sesler çıkararak bir o yana, bir bu yana yalpalayıp duruyordu.

Şakakları zonkluyor, kalbi avını kıl payı kaçırmış dişi bir çitanınki kadar hızlı çarpıyordu. Derin bir nefes aldı. Bekledi, bekledi, bekledi. Nabız atışları normale dönünce yorganı başına kadar çekti ve yeniden derin bir uykuya daldı.

 

- - - - -

Bu kez de bir köpek havlamasıyla uyandı.

Tavandan yere kadar uzanan kalın perdeler kapalıydı. Aralardan bıçak gibi sızan parlak ışığı fark etmese aldırmayacaktı. Odanın alacakaranlığında başucundaki komodinin üzerinde duran kol saatine uzandı. Rakamları seçemiyordu. Saatin kadranını ışığın geldiği yöne doğru çevirip bir daha denedi.

Olabilir miydi?

Saat neredeyse on bire geliyordu!

Ağzında buruk bir tat, karanlığa yavaş yavaş alışan meraklı gözlerle etrafına bakındı. Odanın sağ köşesinde bir berjer koltuk, karşı duvara dayalı bir de antika çalışma masası vardı. Masanın üzerindeki dizüstü bilgisayar ve önündeki kollu sandalye sahne dekorunu tamamlıyordu.

Anlaşılan yine bir otel odasında uyanmıştı.

Kaldığı oteli de, geceyi geçirdiği odayı da hatırlayamamıştı yine. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktu. Son yıllarda sık sık tanımadığı otellerde uyanıyor, mekânlar birbirine karışıyor, oda numaraları anlamsızlaşıyordu.

“Bakalım bu sabah neredeyiz” diye mırıldandı kendi kendine. “En azından birbirinin kopyası beş yıldızlı sentetik otellerden değil, bir tarzı var bu odanın, kendine has bir şahsiyeti. İyi de bu saate kadar nasıl uyuyakaldım ben?”

Üzerinde bir ağırlık vardı, bir uyuşukluk hali.

Yavaş hareketlerle yatağından doğrulup ayağa kalktı. Pencereye doğru birkaç adım atıp perdenin kanatlarını iki yana açtı. Güneşin göz kamaştıran ışığı odanın en kuytu köşelerini istila ederken, onun uyuşuk bedenini de sarıp sarmalamak, içinde eritip yok etmek ister gibiydi. Kamaşan gözlerini kapatıp bir süre dinlendirdi.

Göz kapaklarını yeniden araladığında aslında bir pencerenin değil bir balkon kapısının önünde durduğunu fark etti. Küçük balkonun alçak duvarından yükselen ferforje korkuluklar barok motiflerle bezeliydi. İkinci katta olmalıydı. Odası da kaldığı otelin arka bahçesine bakıyordu besbelli. Sarı-kızıl yayvan yapraklı asırlık ağaçların ortasında dört yapraklı yonca şeklinde küçük bir havuz vardı. Sonbaharın, dallarından usulca koparıp attığı akçaağaç yapraklarıyla kaplanmış fıskiyeli havuzun kenarındaki masalardan birinde genç bir çift kahvaltı ediyordu.


Uykuda gezer gibiydi.

Odayı bir uçtan ötekine sarsak adımlarla geçip banyoya girdi. Bir süre parmaklarıyla yokladıktan sonra bulduğu düğmeye basıp ışıkları yaktı. Büyük bir ayna, klasik hatlı armatürler, oval bir mermer lavabo duruyordu önünde. Musluğu açıp soğuk suyu avuç avuç yüzüne çarpmaya başladı. Su zerrecikleri teninden sekip dört bir yana saçılıyordu. Sarı pirinç halkaya geçirilmiş buzlu cam bardaktaki fırçaya macunu sıkıp düzgün hareketlerle yukarı aşağı, öne arkaya dişlerini fırçalamaya başladı.

Bir yandan da dünyaya yeni uyanan bir bebeğin şaşkın bakışlarıyla aynada kendini süzüyordu. Sıkı karın kaslarına, yüz metre kelebek finalinde yarışan yüzücülerin göğüs kafesine sahipti. Gergin vücut hatlarına bakılırsa kırk yaşlarında olmalıydı. Kafasını yukarı kaldırıp yüzünü inceledi. Geniş bir alnı, ela gözleri, düzgün bir burnu vardı. Kumral saçları kulaklarını örtüyor, dalgaları ensesine kadar iniyordu.

Peki neden çatmıştı kaşlarını? Neden acı ve hüzün sinmişti gözlerine? Neden ağzından bir şey kaçırmaktan korkar gibi sıkıyordu dudaklarını?

Yeniden odaya dönüp o berjer koltuğa oturdu.

Habis bir ur gibi beyin kıvrımlarını teker teker ele geçiren, amipler misali hiç durmaksızın bölünüp içini kaplayan paniği görmezden gelmeye takati kalmamıştı artık.

“İyi, tamam, anladık” diye mırıldandı boğuk bir sesle. “Kaldığın oteli, yattığın odayı tanımıyorsun, peki nasıl geldin buraya? Ya ayın kaçı bugün? Geçen gün hangi otelde kalmıştın?”

En çok sakındığı soruyu pas geçiyordu sürekli. En sonunda dayanamayıp patladı.

“Peki, sen kimsin be adam?”

- - - - -

İşte şimdi o ürkünç gerçekle yüz yüze gelmişti. 


İlk uyandığı andan itibaren sinsice içine yayılan kaygılar meydanı boş bulur bulmaz ayaklanmış, aman vermeyen hınzır çocuklar gibi koro halinde ondan hesap soruyorlardı.
“Adın ne senin, ya soyadın? Nereden gelip nereye gidersin?”

Başını elleri arasına almış, sessizce oturuyordu orada. Ne düşüneceğini, ne yapacağını, neyi nasıl yapacağını bilmeden…

Tek başına!

Bu tür hikâyeleri çok duymuştu geçmişte kalan hayatında. Ani hafıza kayıpları üzerine yazılmış makaleler bile okumuştu üniversite yıllarında. Ama bu vakalar başkaları için yazılırdı hep. Öyle gelirdi ona.

“Peki, neden ben?” diye bir altyazı akıp duruyordu zihninde. “Neden şimdi? Neden burada?”


- - - - -

Yarım saate yakın bir süre koltuğun üzerinde kıvranmış, hiç değilse bir ipucu bulabilmek umuduyla belleğini sonuna kadar zorlamıştı.

Dönüp dolaşıp başladığı yere geliyordu.

Belleğiyle birlikte benliğini de yitirmiş olmanın yarattığı şok dayanılır gibi değildi. Sinir sistemini çökerten bir deprem, özgüven namına ne varsa yıkıp geçen bir kasırga.
Sandy kasırgasını hatırladı birden.

Daha geçen gün Atlantik’ten gelip Kuzey Amerika’yı yerle bir eden kasırgayı seyretmemiş miydi televizyonda? O amansız yıkımdan, insanların çaresizliğinden etkilenmemiş miydi? Peki, neredeydi o günlerde? Kiminle seyretmişti o sahneleri?

Yanıt yok.

Hayır, böyle olmayacaktı.

Bir şekilde toparlanmalı, zihnine çöken bu tekinsiz sis bulutuyla, içini kemiren bu bilinmezlikle her ne pahasına olursa olsun mücadele etmeliydi. Dimağı hasar görmüş olabilirdi ama ruhu pes etmemişti daha.

Oturduğu koltuktan doğruldu.

Kendine acıyarak geçireceği saatler ona bir şey kazandırmadığı gibi, direncini de zayıflatıyordu. Kararını vermişti. Madem beyninin kıvrımlarına sinmiş asi nöronlar onunla işbirliği yapmayı reddetmişti, o da çareyi başka yerlerde arayacaktı.

Alıcı gözle etrafına bir kez daha bakındı. Yatağının başucundaki komodinin üzerinde az önce eline aldığı kol saati, ciltli bir kitap ve bir kurşun kalemden gayrı bir şey yoktu. Çalışma masasının üzerindeki dizüstü bilgisayarının kapağını kaldırdı ve açma düğmesine bastı.

Olacağı buydu işte!

Bilmediği o şifreyi soruyordu elektronik sırdaşı.

“Onu hatırlasam sana ne gerek var zaten” diye söylendi içinden.

”Geri zekâlı!”

Birden zihninde bir ışık yanar gibi oldu.

“Telefonum, ya cep telefonum nerede benim?”

Feri kaçmış gözleriyle çevreyi taradı. Yok, yok, yok... İçine bir şüphe düştü. Yoksa bir cep telefonu yok muydu? Nihayet gördü onu. Yerde, duvarın dibindeydi işte! O tarafa doğru bir hamle yaptı, yere çömelip eline aldı o yassı, siyah, kaygan nesneyi.

Heyhat, kendi kimliğinin izini sürerken bu kez de kapağı bir yana savrulmuş, ekranı paramparça bir enkazla karşılaşmıştı.

Yutkundu.

Son bir umut, banyonun karşısındaki elbise dolabına yöneldi. Biri lacivert blazer, diğeri kahve-bej ekose, dirsekleri deri yamalı iki ceket asılıydı dolapta. Elleriyle yokladı. Ne bir cüzdan vardı ceplerinde, ne bir kartvizit, ne de kimliğine dair en ufak bir ipucu. Dolapta asılı gömleklerden, pantolonlardan da bir hayır gelemezdi zaten. Yerde duran tekerlekli el valizini açtı heyecanla. İçinde yalnızca bilgisayarının çantası vardı, onun yan gözünde de bir şarj aleti.

“Nafile” diye söylendi kendi kendine. En ufak bir ipucu bile yok.

Tam o anda dolabın iç bölümündeki kasa ilişti gözüne.

Aradıkları o kasada olmalıydı!

Ama ya kasanın şifresi?

HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ