Bir Delikanlının Gözünden PARİS Müzeleri

 

Yıl 1966, artık 15 yaşındayım.

Ankara’da yatılı okuduğum lisenin ilk yılı sonra ermiş, İzmir’deki evimize dönüştüm. Ege Üniversitesi’ndeki rektörlük görevi sona eren fizik profesörü babam bilim tarihine çok meraklıydı ve Fransa’nın el yazması eserleriyle ünlü ulusal kütüphanesinde araştırma yapmak üzere iki aylığına Paris’e gideceğini ve beni de yanında götüreceğini söyledi.

Hem şaşırmış hem de çok memnun olmuştum.

Paris’te geçen ilk ayımızda hafta içi her gün babam kaldığımız otelin hemen yakınlarındaki kütüphaneye gitti ben de tek başıma, özgür bir martı gibi Paris’in sokaklarında dolaştım …

Hafta sonları da babamla Paris’in parklarında geziyor, sık sık da Seine Nehri’nin güney kıyısındaki bukinistleri (Bouquiniste) ziyaret ediyorduk. Etraf her zaman turist kaynıyordu. Parisliler de bu kalabalığa eşlik ediyor, gri renkli metal dolaplarını açmış müşteri bekleyen sahafların tezgâhlarındaki ikinci el kitapları karıştırıyor, eski haritaları, evrakları, mektupları eşeliyorlardı. Babam da sık sık dükkân sahipleriyle sohbete dalıyor ben de neler olup bittiğini izliyordum.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçti ilk ay. Biz oradan ayrılmadan kısa bir süre önce de annem katıldı aramıza. Bu defa parkları, kütüphaneleri, bukinistleri geride bırakmış Paris’in tarihi anıtlarını, müzelerini gezmeye başlamıştık.

İlk olarak da Les Invalid’deki askeri müzeleri gezdik yanılmıyorsam, ardından da Napolyon’un anıt mezarına geldi sıra. İşte, Fransızların önce göklere çıkarttığı, Rusya steplerinde savaşı kaybedince de bir adaya sürgün ettikleri o büyük liderin yattığı yerdeydik artık. Paris’teki anıtmezarın haşmetinden, duvarlarındaki gravürlerden ve orada çalışanların bağırlarından koparcasına “Le Imperator Napolean Bonaparte” diye haykırmalarından çok etkilendiğimi hatırlıyorum.

 

-  -  -

 

İkinci adresimiz Louvre Sarayıydı.

        Paris daha doğru dürüst büyük bir şehir bile değilken şimdiki Louvre Sarayının olduğu yere bir sur inşa edilir. Zamanla şehir büyümeye, o yapı şekil ve anlam değiştirmeye başlar. Surlara binalar eklenir, yeni bölümlerle takviye edilir ve on altıncı yüzyıla gediğimizde de kraliyet sarayı olarak kullanılmaya başlar. Fransa’yı yöneten kralların Versailles’deki av köşkü kraliyet sarayına dönüştürülünce de Louvre ilk kez müze işlevini görmeye başlar.

1789 devriminden sonra da ulusal müze ilan edilir.

Louvre denince hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp giden koridorları, bir de Dan Brown’ın Da Vinci’nin Şifresi romanından uyarlanan filmdeki Tom Hanks sahneleri canlanıyor gözümde. Henüz on beş yaşındaydım, daha önce hiçbir sanat müzesini gezmemiştim ve iyiyle daha iyiyi, değerliyle daha değerliyi ayırabilecek bir deneyimim yoktu. 

Birkaç muhteşem eseri saymazsak aklıma melek kılığına girmiş tombul kadınlar, İsa’ya tapan çaresiz insanlar, kanlı savaş tabloları ve yüzlerce portre geliyor. Yanılmış olabilirim elbette ama iki gün süren o yorucu serüvenden en çok bunlar kalmış aklımda. Ne o zaman sevdim bu tabloları, ne de şimdi ilgi duyuyorum çoğu özgün bir yaratıcılıktan uzak “birbirinin tıpkısının aynısı” bu tür eserlere.

Leonardo Da Vinci’nin o meşhur Mona Lisa’sını hatırlıyorum elbette. O tabloya ulaşabilmek için birbirleriyle yarış eden turistleri de hatırlıyorum, ancak itiraf etmeliyim ki daha sonraki yıllarda o tablonun fotoğrafı yüzlerce kere karşıma çıkmış olmasaydı o varla yok arası gülümsemeyi şu anda hayalimde canlandırabilir miydim, o kadar emin değilim. Özel salonlarda sergilenen Tek Kollu Venüs’ü, Michelangelo’nun Kölesini de hayal meyal hatırlar gibiyim.  

Hepsi bu…

Sizin anlayacağınız bu geziden pek tat alamamıştım.

Sırf bu (belki de yersiz) önyargı yüzünden olabilir, gönlümde bambaşka bir yeri olan o çok sevdiğim şehre en az on beş kere gitmiş olmama rağmen vakit ayırıp Louvre Müzesini bir daha gezmek gelmedi içimden. Bir tek o cam piramit eklendikten sonra akşam vakti oralarda dolaştığımı hatırlıyorum, o kadar.  

 

-  -  -

 

Louvre Sarayı’nın Batı yakasına inşa edilen Tulieries Sarayı da monarşi tarafından uzun süre kullanılmış, hatta Napolyon’a ev sahipliği bile yapmıştı.

Ancak devrim sonrası kraliyet rejimine karşı olanların önderliğinde bu bina önce talan edilir sonra da yakılıp yıkılır. Artık o binadan en ufak bir iz bile kalmış olmasa da Louvre Sarayı’ndan başlayıp Concorde Meydanı’na kadar uzanan “Tulieries Bahçeleri” turistlerin ilgisini hâlâ çekiyor.

İşte bu güzel parkın Seine Nehrine bakan köşesinde oradaki portakal ağaçlarını soğuktan korumak için bir bina inşa edilir yıllar önce. Ardından askerlere terk edilir kullanımı, derken sportif faaliyetlere ev sahipliği yapar hatta mini konserler bile düzenlenir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında vizyonu geniş biri çıkar ve burayı müze yapmaya karar verir. O kadarla da kalmaz, içine onlarca tablo bağışlamayı kabul eden ünlü empresyonistlerden Claude Monet’i müzenin iç tasarımını yapmakla görevlendirir.

İlk amacı portakalları korumak olduğu için The Musée d'Orangerie adını alan bu müzeyi ilk gördüğüm günden beri Empresyonistler Müzesi olarak bildim, öyle andım ben. Her neyse ne, açıkçası adı beni hiç ilgilendirmiyor dostlarım. Peki, seni ne ilgilendiriyor diye soracak olursanız o müzenin içinde sergilenenler eserler ilgilendiriyor beni. Ömrüme, ruhuma, hayata bakış açıma çok şeyler kattı bu beklenmedik ziyaret, hâlâ da katmaya devam ediyor.

Neden böyle olduğunu size birazdan anlatacağım.

Şimdi izin verirseniz o ilk karşılaşmayı aktarmak istiyorum öncelikle. Louvre gezisinin üzerinden kısa bir süre geçmişti ki bugün yine bir müzeye gideceğiz dedi annem. İsteksizliğimi, olumsuz tavrımı fark etmiş olmalı ki, “bu müze farklı, belki buradan hoşlanırsın” diye de ekledi. Empresyonizm kelimesinin ne anlama geldiğini de biraz anlattı yanılmıyorsam.

Aslında buna pek gerek yoktu ama annem bilmiyordu neden gerek olmadığını!

Ortaokul yıllarında evde tek başıma olduğum zamanlar kütüphaneleri karıştırır, “büyüklere” ait bölümden gözüme kestirdiğim kitapları alıp gizliden gizliye okurdum. Hemingway’in Silahlara Veda’sı onlardan biriydi. Françoise Sagan’ın Merhaba Hüzünü ile ilk aşk romanımı okumuş, ilk defa bir öpüşme sahnesini hayalimde canlandırmıştım. Ünlü empresyonist Toulouse Lautrec’in biyografisi sayesinde de Paris’in gece hayatı hakkında bir şeyler öğrenmiş, “randevu evleri” kavramıyla tanışmıştım. Çok daha önemlisi, varlıklı ailesini terk edip bohem bir hayatı tercih eden ve tıpkı Van Gogh gibi kısa bir ömür süren bu yetenekli ressam sayesinde empresyonistlerin kimler olduğu hakkında bir şeyler öğrenmiştim.

Neyse…

Öğlen yemeğinden sonra metroya binip Concorde Meydanı’na gittik. Kısa bir yürüyüşten sonra da iki yanı sütunlarla kaplı bir binanın önünde durduk. İçeri adımımı atar atmaz annemin neden “belki bu sefer hoşuna gider” dediğini anladım.

Ne de olsa Claude Monet’in eli değmişti bu müzeye, daha ne olsun? “Herkes benim sanat tarzımı tartışıyor, anladığını iddia ediyor, sanki sevmek değil de anlamak daha önemliymiş gibi…” diyen birinden başka ne beklenirdi ki?

Ferah salonlar, iyi aydınlatılmış odalar, canlı canlı, kıpır kıpır, yerinde duramayan, hayat dolu parlak resimlerle donatılmıştı müze. Sanki sihirli bir yolculuğa çıkış vizesi almış, Harry Potter karakterlerinden biri olmuştum.

        Cezanne natürmortları, Degas’nın balerinleri, Manet’nin akşam sofraları, Renoir’in Paris geceleri, Monet’nin kır çiçekleri, Gauguin’in Tahitili kızları, Sisley’in “sisli puslu” manzaraları, Pisarro’nun buğulu tabloları… Ve Van Gogh’un üstüne çimento dökseniz üstünü örtemeyeceğiniz güçlü fırça darbeleri…

        İlk görüşte aşktı bu.

        Ömür boyu sürecek bir tutku ve hayranlık… Hayranlıktan da öte bir saygı… Tekrarlara, taklitlere, sıradanlığa, monotonluğa en çok da yerleşir düzene isyan eden sanatçıların onurlu mücadelesiydi bu.

        Özgürlüğünden ödün vermeden yaşama tutunanların hikayesi…

Sonradan öğrendim ki Salvador Dali, Picasso gibi pek çok ünlü ressam da güçlükle girebildikleri sanat akademilerinden kendilerine dikte edilen sınırlamalara karşı geldikleri için ayrılmış, çoğunlukla da kovulmuşlardı. Sokaklarda yetişen empresyonistlerin pek çoğu devrin galeri sahipleri tarafından küçümsenmişler, eserlerini çok ucuz fiyatlara satmak zorunda kalmışlardı. Şimdi ise dünyanın dört bir köşesinde baş tacı ediliyor, Sotheby’s – Christie’s gibi dünyaca ünlü müzayede salonlarında bazen on milyonlarca dolara alıcı buluyor bu eserler.

 

-  -  -

       

Umberto Eco’nun son eseri Sıfır Sayı ölümünden kısa bir süre önce yayınlanır. Dünyaca ünlü İtalyan filozof entelektüelliği şöyle tanımlar bu eserinde:

Bana sorarsanız yaratıcı bir şekilde yeni bilgiler üreten her kişi entelektüel sayılmalıdır. Örneğin, yeni aşılama yöntemleriyle daha sağlıklı bir elma üretmeyi becerebilen bir çiftçi entelektüel bir yaratıcılığa sahiptir. Öte yandan, Heidegger’in düşünce sistemini hayatı boyunca aynı yöntemlerle derslerinde, seminerlerinde açıklamaya çalışan bir felsefe profesörünün entelektüel yaratıcılığından şüphe etmek gerekir.

 

Herhalde Picasso da boşuna Başkalarını taklit etmek bazen gereklidir, fakat sürekli kendini taklit etmek acınası bir durumdur. dememiştir!

İşte o gün, o müzede, başkalarının koyduğu sınırlamalara, modası geçmiş kurallara boyun eğmeyi reddeden insanların içlerinden geldiği gibi ürettiği canlı, renkli, özgün tablolara bakıyor ve özgürlüğün tertemiz havasını soluyordum. Sabahtan akşama kadar aristokratların, ünlü şahsiyetlerin, karılarının, kızlarının, sevgililerinin, metreslerinin portrelerini çizip konforlu bir yaşam sürmektense yeni bir şeyler deneyimleyen, kimi zaman tökezleyen ancak yılmayan, başarıya giden yolda koşmaya devam eden ressamların eserleriyle tanışıyordum ilk kez.

Yaklaşık yirmi yıl sonra nehrin öteki kıyısındaki eski bir tren istasyonu muhteşem bir müzeye dönüştürülür ve bu eserlerin pek çoğu Musee D’Orsay’da sergilenmeye başlar. Tabii pek çok da yeni eser katılmıştır aralarına…

Pompidou Center için de Paris’in geleneksel mimari tarzına hiç uymayan, üzerinden renkli boruların geçtiği, daha çok da camdan yapılmış modern bir fabrikayı andıran bir bina tasarlanır Modern Sanat Müzesi olarak. Yerleşik nizamdan bir türlü kopamayan insanların aylarca karşı koymasına rağmen bu bina de inşa edilir ve Paris’e gelen yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği mekânlardan biri çıkar ortaya.

Evet, Louvre Saray’ını bir daha gezmedim, buna karşın Musee D’Orsayı ve Pompidou Center’i en az üç kez daha ziyaret ettim farklı zamanlarda, yeni şeyler görmek en azından o keyfi bir kez daha yaşamak uğruna…

Şu sıralarda herkesin üçüncü katına çıkmak için yarıştığı, önünde fotoğraf çektirmeyenlerin Paris’e gitmemiş sayıldığı Eyfel Kulesi’nin de benzer bir hikâyesi var aslında.

1889 yılında Paris’te düzenlenecek olan Dünya Fuarı için tasarlanır bu çelik kule. “İleri gelenler” şiddetle karşı çıkar bu fikre. En sonunda fuar biter bitmez yıkılmak kaydıyla izin verilir sırf çelikten inşa edilecek bu “ucubeye.” Ancak hiç beklenmedik bir şey olur, bu ucube kısa zamanda Paris’in sembolü haline gelir.

O kule inşa edilmeseydi Paris’in simgesi ne olacak, turistik eşya satan dükkânlar müşterilerine hangi ürünleri pazarlayacaktı acaba?

Tüm Sen ve Ben okurlarına, dostlara mutlu bir yeni yıl dileklerimle…

 

NOT - Bu makale 1 Ocak 2020 günü SenveBen.biz sitesinde yayınlanmıştır...

 

 

 

 

 

 

 


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ