Bir Zamanlar Ankara

Aklımdan Geçenler

 

1951 yılının 28 Mart Çarşamba günü, öğleden sonra saat dörtte dünyaya gelmişim.

        Bahçelievler’in “son durağı” olarak bilinen semtte, tek katlı, üç oda bir salonluk mütevazı evin ebeveyn yatak odasında bir annem varmış o sırada, bir de beni doğurtan ebem. Benden yedi yaş büyük ablam ve on bir yaş büyük ağabeyim sokakta oynuyorlarmış ben ilk kez ağladığımda.

        Peki, baban o sırada neredeydi diye sorabilirsiniz elbette.

O da işinin başındaymış her zaman olduğu gibi. Bir süre önce Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi dekanlığına atanmış, büyük bir ihtimalle bir yandan çalışıyor, bir yandan da hattın öteki ucundan gelecek telefonu bekliyordu.       

        Ankara yıllarına Cebeci semtindeki küçük bir dairede başlayan Saraç ailesi kırklı yılların ortasında Bahçelievler’de ufak bir toprak parçası edinmiş ve devlet bankasından edinilen krediyle tek katlı bir evin sahibi olmuş.

        Evimizin bir odası annemle babama aitti. Diğer yatak odasında çocuklar yatarken, üçüncü odamız ise “misafir odası” görevini üstlenmişti. Taş kömürü sobamız da üç odaya birden açılan salonumuzda kuruluydu. Yemekler orada yenir, çay orada demlenir, soba başı keyfi orada yapılırdı. Kış aylarında hem portakal ve mandalina kabukları hem de kestaneler sobanın üzerinde kavrulur, mısırlar orada patlatılır, sobanın kapısı aralanıp içinde pişirilen ve her tarafından yağlar akan sucukların kokusu etrafa yayılır, iştahımızı kamçılardı.

        O yıllarda bu tür evlerin bir odası daima “misafirler” için tefriş edilirdi.

En güzel koltuklar oraya konur, aralara sehpalar yerleştirilir, evin en yeni halısı oraya serilir, pencerelere tül perdeler asılır, sonra da eskimesinler diye koltukların üzerine kılıflar giydirilir ve odanın kapısı kilitlenirdi. Bizim misafir odamız aynı zamanda kütüphane görevi gördüğünden kapısı sık sık aralansa da oradaki koltuklara kurulmak, odanın içinde oyun oynamak aklımızın ucundan bile geçmezdi.  

        Evde geçen ilk yıllarımı tam olarak hatırladığımı söyleyemem. Tek bildiğim babamın evin “reisi” olduğuydu. Onun tek bir sözü, hatta kaşlarını çatması bile bizi hizaya getirmeye yeterdi.

Annem İstanbul Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin ilk kadın mezunlarından sayılır. Çok iyi bir dereceyle bitirmiş dört yıllık eğitimini. Eğer akademisyen olarak yoluna devam edebilseydi muhtemelen ardında değerli eserler bırakacaktı. Neden, nasıl böyle bir karar alındı da akademik hayata geçiş yapamadı hâlâ bilmiyorum, ama ben doğduğumda annem liselerde tarih ve coğrafya öğretmeni olarak görev yapıyordu. Emekli oluncaya kadar da bu kutsal görevi büyük bir özveriyle devam ettirdiğinin canlı şahidiyim. Öğrencilerini ezberle tüketmez, onlara üzerinde ekipler halinde çalışacakları ödevler verir, araştırarak bir şeyler yapma alışkanlığını ve zevkini aşılamaya çalışırdı. Üzerinden yıllar geçtikten sonra bir şekilde karşılaştığım eski öğrencilerinden öğrendim bütün bunları.  Her sömestr üç kez yazılı yapar, sınav kâğıtlarını bir naylona sarıp tomar tomar eve getirirdi. Bu kısmı çok net hatırlıyorum. Her şey yolunda gidip aile fertleri de odalarına çekildikten sonra salonda bir sandalyeye oturur, öğrencilerinin sınav kâğıtlarını teker teker sabırla okuyup değerlendirirdi.

Aynı zamanda da üç çocuklu bir ailenin ev kadınıydı Hadiye Saraç.

Çamaşırları, bulaşıkları hep o yıkar, ütüleri o yapar, evlatlarının bütün dertleriyle o ilgilenirdi. Balgat’tan eve yürüyerek gelen Şükriye Teyze de yemekleri yapar, bir de bana “göz kulak” olurdu sanki çok yaramız bir çocukmuşum gibi. Her hafta sonu, kapısından arka bahçeye çıkılan mutfağımızda gazocağının üstüne iki adet sac kazan konur, içlerinde peş peşe çamaşırlar kaynatılırdı. Daha sonraki yıllarda ülkemizde üretilen merdaneli çamaşır makineleri gibi annem de eline uzun bir tahta sopa alır, kaynamakta olan suyu sabırla karıştırırdı uzun süre. Sonra da çamaşırları bahçedeki bir leğene aktarır, iki eliyle çitiler dururdu anneciğim. İki bacağını açıp yere çömelmiş, bizim kirli çamaşırlarımızla boğuşurken onu uzaktan izler, karmaşık duygular içinde kıvranır, o minicik halimle annem için üzülürdüm.

        Bahçelievler’deki tek katlı evler nispeten küçük olsa da geniş bahçeleri vardı. Bazı oyunları evlerimizin bahçelerinde oynardık. Hayaller kurup ormanlara hayvan avlamaya gideceksek bu defa da oyun icabı bahçelerdeki meyve ağaçlarının arkasına saklanır, “pusu kurardık” vahşi hayvan sürülerine.

Diğer zamanlarda sokaklarda buluşurduk haliyle…

        O yaşlarda farkına bile varmadan borsa ve göreceli değer kavramlarını öğrenmiştik bazı oyunlar sayesinde. Örneğin gazoz kapaklarının tiplerine göre bir ederi, piyasa değeri vardı. Markasız tek renk gazoz kapaklarının değeri birdi. Çok nadiren bir renkli kapak piyasaya çıkarsa değeri üzerine pazarlık edilirdi. O yıllarda kolalı içecekler karaborsada bile bulunmazdı. Buna karşın Ankara’nın yakınlarındaki Amerikan askeri tesislerinde görev yapan yabancılar için kurulmuş alışveriş mağazaları vardı. O mağazalarda yabancılara satılan içeceklerin şişelerini ya da kapaklarını çöplüklerde ele geçirmek, hazine bulmak gibi bir şeydi. O kapaklar bazen on, bazen on beş – hatta yirmi adet sıradan kapakla değiştirilirdi, günün “borsa” değerlerine göre…

Bazen de çelik çomak oynamayı tercih ederdik. Çelik çomak nedir derseniz en ilkel haliyle günümüzün beyzboluna benzerdi bu oyun. Marifet uzun bir değneğin ucunda sektirilen dal parçasına hızla vurup onu uzaklara gönderebilmekti. Eğer rakip takımdan biri o dal parçasını havada yakalarsa sıra o takıma geçerdi.

         Bütün bu oyunlar gün boyu oynanır, eninde sonunda kaçınılmaz olarak eve dönme vakti gelirdi.

İşte o zaman bir sıkıntı kaplardı içimi…

Birlikte oynadığım çocuklar pek terlemezdi ama ben daha koşmaya başlar başlamaz “kan ter” içinde kalırdım. Söylediklerine göre yanaklarım da “pancar” gibi kızarırmış. O halde eve dönmeyi asla göze alamazdım. Zira sağlığımızla çok yakından ilgilenen, beri yandan biz hasta olduğumuzda anneme yardım edeceğine kendisi de yataklara düşen babam benim terlememe çok kızardı.

Peki, ben ne yapardım?

Başıma gelecekleri bildiğim için gizlice arka bahçeye geçer, dışarıdan gelen rüzgâra bağrımı açıp terimi soğutmaya çalışırken bir yandan da çömeldiğim yerde mırıl mırıl söylenir, büyüyüp de baba olduğumda çocuklarımı yasaklarla büyütmeyeceğime söz verirdim.

Bir yaştan sonra yasakların yalnızca çocuklar için çıkarılmadığını anlamaya başladım. Buna günlük hayatta “aydınlanma” diyor bazıları… 

Yalan yanlış her şeyi yasaklamanın aslında o yasakları çıkartanlara VE DE uygulayanlara ekstra güç sağladığını fark edecektim yaşım büyüdükçe... Düdüğü eline alan, gücü eline geçiren kim varsa, hepsi bir şeyleri yasaklayarak başlıyordu işe. Yıllar geçtikçe cemaatlere, ırklara, hatta insan nesline karşı işlenen en büyük suçun “olur olmaz her şeyi yasaklamak” olduğunu görecek, bu durumu bir türlü kabullenemeyecek, ancak bu sorunla başa çıkamayıp çaresizce kıvranacaktım kendi köşemde.

Tarih boyunca toplumları yönetme ve denetleme gücü erkeklerin eline geçmiş bir şekilde. Onlar da bu gücün sarhoşluğuyla kendilerinden geçmiş, hiç durmadan yasak üretmekte ve bu yasakları uygulamakta birbirleriyle yarışmışlar asırlar boyunca.

Komutan olmanın ve her tarafa emirler yağdırmanın dayanılmaz şehveti başlarına vuruyor ikide bir. Bu da yetmiyor, modern toplumlarda kadınlar çocuklarına bakmaya devam ederken sivil yönetimleri de yine erkekler ele geçiriyor. Onlar da sıradan, kimsenin değer vermediği uyduruk bir koltuğun üzerine bile otursalar ego aynalarındaki yansımalarına esir düşüyor, kendilerini doğaüstü yaratıklar olarak görmeye başlıyor.

Bütün bu fırsatlar kadınların eline geçseydi bu denli büyük hatalar yapmazlardı gibime geliyor.

Öncelikle ana oldukları, çocuk yetiştirdikleri için. Tarih boyunca erkek egemenliğinden çok çektikleri, savaşa gönderilen evlatlarından haber alamadıklarında en çok onların canı yandığı için… Sanırım biraz da düdüklü tencerenin ne işe yaradığını, ne denli bir araç olduğunu ve ayarı kaçtığında nasıl patlayacağını erkeklerden çok daha iyi bildikleri için…

 

-  -  -

       

Günler gelip geçiyor, hesabını tutmadığım için farkına bile varamıyordum.

Ağabeyim ve ablam bazı geceler salondaki kanepeye oturup tavla oynardı. Ben de onların yanına kıvrılır, sessizce ne yaptıklarını izlerdim. Dört yaşlarındaydım, artık ben de oynamak istiyorum dedim bir gün. Önceleri beni ciddiye almadılar ama onlara rakip olabileceğimi ispat edince bu defa da “büyükler” safına katıldığımı sanmaya başladım.

        Çocuk saflığı işte…

Yaz gelince toplanıp İstanbul’a gider, uzunca bir süre anneannemlerin yanında kalırdık.     Ankara’dan trene binip İstanbul’a gitmek, raylardan kopan gümbürtünün ve sarsıntının keyfiyle camdan başımızı uzatıp dönemeçlerde trenin vagonlarını seyretmek çok hoşumuza giderdi. Vagonları birleştiren bağlantıların üzerinde iki kaygan platform olurdu. Biri bizim vagona ait, diğeri geçmeye çalıştığımız öteki vagona. Birbirine sürtünerek iki tarafa savrulan o kaygan metallerin üzerinden karşıya geçmeyi becerince de büyük bir iş yapmış gibi sevinirdik.

        Yolcu vagonların iki ucunda kapısında “Tuvalet” yazan küçük odacıklar bulunurdu. İçeriye girdiğinizde eski püskü bir ayna, küçük bir lavabo ve ortada kocaman bir delikle karşılaşırdınız. O delikten aşağıya baktığımızda rayların üzerinden yıldırım hızıyla geçtiğimizi sanırdık, başımız dönerdi. Doğaya iade ettiğimiz fazlalıklar da o delikten düşüp rayların arasından toprağa karışırdı. Bu nedenle de tren durduğunda, istasyonlarda tuvaleti kullanmamıza izin verilmezdi.

        Ben en çok İstanbul’a iyice yaklaştığımızda, deniz kıyısına paralel gitmeye başladığımızda heyecanlanırdım. Zira artık Bostancıya gelmiş olurduk, iki yanımızdan üç dört katlı apartmanlar uçarcasına geçip giderken makinist de durmadan düdük çalar, binalardan yankılanan sesle birlikte kalbimiz çok daha hızlı atmaya başlardı.

-  -  -

Artık altı yaşıma gelmiş, çevremde olup bitenlerle daha fazla ilgilenmeye başlamıştım.

Üç, dört kişi olduğumuzda kaldırımına dayadığımız taşlarla eşit büyüklükte mini kaleler yapardık kendimize. Hangimiz üçüncü golü yerse elenir, diğerlerini alt eden oyuncu maçı kazanmış olurdu. Bizim mahallenin en afacan ve yetenekli oğlanı yaşça herkesten büyüktü. Oyun başladığında ilk kimin eleneceğine o karar verir, geri kalanlar da onun yardımına koşar, her defasında da o şampiyon olurdu. Ben de neden diğerleri güç birliği yapmıyor da elenmeyi göze alıyorlar diye merak eder, zaman zaman şampiyona karşı bir direnç göstermeye çalışırdım. Yine de sonuç değişmez, her seferinde o kazanırdı maçı.

Güce tapınmanın ne demek olduğunu da böylece ilk elden öğrenmiştim küçük yaşlarda…

Bizimle top koşturmayan iki çocuk vardı mahallemizde. Nedense hep birlikte takılır, genellikle de üç tekerlekli bir bisikletin üzerinde geçirirlerdi vakitlerini. İşin ilginç tarafı biri arkada otururken öndeki arkadaşına yardım etmek istercesine ayaklarıyla bisiklete hız kazandırmaya çalışır, buna karşın diğeri arkaya oturduğunda ikisinin yükünü de öndeki sarışın taşır, öteki arkada keyif çatardı.

Bu kandırmacada bir tuhaflık olduğunu görüyor ama adını koyamıyordum bir türlü.

Aradan altmış yıldan fazla geçti. Değişen bir şey olmadı ne yazık ki. İnsanoğlunun neden böylesine farklı kişiliklere sahip olduğunu hâlâ çözemiyorum yüreğimde.

Elbette vardır bir nedeni, hem de önemli bir nedeni…

Büyük bir ihtimalle de insanları hayvanlardan ayıran karmaşık karakter yapımızın gizli kalmış sırları…

Kim bilir?

-  -  -

 

Aralık ayı geldiğinde pencere camlarımız donmaya başlardı hemencecik…

Kömür sobasının ısıttığı salonun pencere camları önce buğulanır sonrasında kışın ayazına boyun eğip tümüyle buz tutardı. Salona açılan yatak odalarımızın hali ise çok daha içler acısıydı. Pencereler buz tuttuğundan odalarımız aylar boyunca güneş ışığına hasret kalır, gece olduğunda buz gibi odalarımıza gider, yorganlarımızın altına sığınıp titreye titreye uykuya dalardık.

Bahçeyi sulamada kullandığımız küçük bir musluğumuz vardı arka bahçede. İlk olarak o musluğun borusu buz tutar, hepimizden önce kış uykusuna o yatar, dört ay sonra da baharı müjdelercesine tıslamaya başlardı. Kış boyunca musluğun üzerine yağan karlar da zamanla katılaşıp buza dönüşür, sipsivri uçlarıyla mağaralardaki sarkıtlar gibi yere doğru uzanırdı.

Aslında bakılırsa kışın ayazında kar yağması bizi mutlu ederdi zira bu sayede hava biraz yumuşar, bizler de bu sayede burunlarımız buz tutmadan, kulaklarımız kıpkırmızı kesilmeden okulumuza gidebilirdik. Yürüyerek elbette.

Servis aracı da neymiş, adı bile konmamıştı o günlerde…

Kar yalnızca iki üç santim mi yağmış, yoksa bileklerimize kadar mı kara batıyoruz, hiç fark etmezdi. Eğer hafta sonu ya da resmi tatil değilse her sabah evde kahvaltımızı eder, sonra da tıpış tıpış okulumuzun yolunu tutardık.

Doğu bölgelerimizdeki köylerimizin çoğunda, hatta dağlık bölgelerdeki kasabalarda bile kışın gelmesiyle birlikte yollar ulaşıma kapanır, aylarca o beldelere ulaşılamazdı. Seksenli yılların ortalarına kadar elektrik bile verilememişti birçok köyümüze, kuyulardan çekilen suyla yaşardı insanlarımız memleketlerinde. Oralarda yaşayan vatandaşlarımızın kışın ayazında neler çektiğini, başlarına neler geldiğini, kim bilir ne göz yaşartan, yürek burkan dramlar yaşandığını hiçbir zaman duymazdık, bilmezdik. Zira ne gazeteler ilgilenirdi oralarda neler olduğuyla, ne de tek kanallı ulusal radyomuzun gündemindeydi bu konular.

Ne yazık ki “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” nostaljisi anlamını yitiriyordu bu amansız/ağır/vahim koşullarda. O tarihlerde ülkemizde yaşananlar geri kalmış bir ülkenin gerçekliğiydi yalnızca. 

Aslında doğaya kafa tutmak yerine, asırlar boyunca onun belirlediği koşullara uygun bir hayat tarzı geliştirerek yaşamını sürdürmüştü insanoğlu. Her ne olduysa son elli yılda oldu. Çevreye değer verme kavramı yalnızca bizim ülkemizde değil, yeryüzünün dört bir tarafında anlamını yitirdi. Doğaya kulak vermek yerine egomuzu tatmin etmeyi marifet belledik.

Adını da ‘medeniyet’ koyduk bu hovardalığımızın.

Bizlere vaat edilen lüks yaşam uğruna yalnızca tek tek ağaçların değil, uçsuz bucaksız ormanların bile kökünü kazıdık hunharca. Her türlü kirli atığımızı boşalttık bir zamanlar şırıl şırıl akan tertemiz derelerimize ve gittikçe kuruyan nehirlerimize. Plastik torbalarımız, şık şıkırdım sentetik kutularımız, aksesuarlarımız, iki günde varlığından sıkılıp çöpe attığımız her ne varsa hepsini savurganca, sorumsuzca boca ettik o cömert doğanın her yerine.

Bir ev yetmedi, ikincisini, hatta üçüncüsünü yaptık.

Bir zamanlar ‘toplu taşıma gerek bu ülkeye’ diye slogan atanlar özel otolarından inmez oldu. Bir araba yetmedi, önce ikincisini, sonra üçüncüsünü aldık. Dört silindir yetmedi, sekiz silindirlisine yatırdık paracıklarımızı. O da yetmedi, dört çekerli devasa arabalara kurulduk, sanki her Allah’ın günü dağlara tırmanacakmışız gibi…

Hiç sormadık doğaya, hepimizi doğurtup büyüten, koruyup kollayan yüce varlığa…

Hiç sormadık bu yaptıklarımız hoşuna gidiyor mu diye, hiç merak etmedik onu daha fazla üzecek olursak, bizden intikam alır mı, acaba nasıl alır diye…

Aradan yıllar geçti. Bizler değiştik, ülkemizin koşulları değişti. Bizim gibilere de eski günlerin anılarını yazıp tarihe bir not düşmek kaldı.

Beni sabırla dinlediğiniz için siz değerli okurlarıma teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

 

NOT: Bu yazı AKLIMDAN GEÇENLER dizisinin bir parçası olarak 22 Nisan 2020 tarihinde www.senveben.biz.tr sitesinde yayınlanmıştır...

 


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ