Jane Austen,jane,austen

Jane Austen

"Aşkın Kanununu Yeniden Yazan ‘Bir Leydi’"

 

 “Her ne kadar çoğu kez eş anlamlı gibi kullanılsalar da kibir ve gurur farklı şeylerdir. Kişi kibirli olmadan gururlu olabilir. Gurur daha çok bizim kendi hakkımızdaki fikrimizle, kibir ise başkalarının bizim hakkımızda düşünmesini istediğimiz şeyle ilişkilidir.”

On sekizinci yüzyılda III. George döneminde İngiliz ve İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık, güçlü ordu ve donanmasıyla egemenliğini hem Kuzey Amerika’da hem de Avustralya’da sürdürmeye çalışıyordu. Ancak, aristokratlarla burjuvazi, burjuvalarla köylüler, köylülerle işçiler arasında aşılmaz duvarlar ören kast sisteminin yarattığı uçurum gitgide derinleşiyordu.

Toplumdaki yerleri kast sistemine göre farklılaşan kadınların sorunları ise çok daha çarpıcı boyutlardaydı. Hele de yazmak gibi bir hayalleri varsa. “Eğer bir kadın yazıyorsa, ortak oturma noktasında yazmak zorundaydı” der Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde. “Örneğin, Jane Austen hayatının sonuna kadar öyle yazmıştı.” Austen’ın yeğeni James Edward da, anılarında halasının ayrı bir çalışma odasının olmadığını söyler: “İşin çoğu ortak oturma odasında, her türlü gündelik aksamaya maruz kalarak yapılmalıydı. Hizmetkârlarda, ziyaretçilerde ya da kendi ailesi dışında herhangi birilerinde, uğraşının ne olduğuna dair şüphe uyandırmamaya dikkat ederdi.”

“Bizi tanımlayan, söylediğimiz ya da düşündüğümüz değil, yaptığımız şeylerdir.”

Jane sekiz yaşına geldiğinde ablasıyla birlikte Oxford’a gider. İki kardeş orada dikiş dikmenin yanı sıra Fransızca, müzik ve dans eğitimleri alırlar. Ancak ikisi de tifüs hastalığına yakalanınca bu macera sona erer ve kızlar yarıda kalan eğitimlerine kendi evlerinde devam ederler. Jane on iki yaşına geldiğinde, yine Cassandra ile birlikte bu kez bir kız okuluna gönderilir. Ancak çok geçmeden kız kardeşler bu defa da maddi zorluklar nedeniyle eve dönerler. Jane o günden sonra aile ortamından bir daha hiç ayrılmayacaktır. 

O yıllarda küçük bir kasaba evinde roman yazmanın zorluklarını ise şöyle anlatır Virginia Woolf: “Jane müsveddelerini saklar ya da üzerlerini bir kurutma kâğıdıyla örterdi… Bir menteşenin gıcırdamasına sevinirdi, çünkü böylece içeriye biri girmeden önce müsveddesini saklayabilirdi.”

Jane yirmi yaşındayken gittiği bir baloda, komşularının yeğeni olan ve kısa süre için Steventon’u ziyarete gelen İrlandalı bir gençle tanışır. Ve amcası gibi yargıç olmaya çalışan yakışıklı Thomas Lefroy’a âşık olur. Thomas da Jane’den hoşlanmıştır, ancak amcası bu beraberliğe engel olur ve maddi açıdan kendisine muhtaç olan yeğenini eğitimini sürdürmesi için zorla Londra’ya getirtir. İlk ve son aşkının kendisini bu şekilde terk etmesini kaldıramayan genç kız, evlenmeye bir daha asla niyetlenmez, mutlu sonları ise yazacağı romanlar için saklar hayalinde.

Jane Austen, adını önce First Impressions (İlk İzlenimler) koyduğu bir sonraki romanını yazmaya başladığında henüz yirmi bir yaşındadır. Bu eser de Gurur ve Önyargı (ya da Aşk ve Gurur) adıyla 1813 yılında yayınlanacaktır. Austen bu eserini de bölümler halinde ailesine okur ve onlardan tam not alır. İşte bu aşamada Peder George, kızının eserlerini bastırmak için girişimlerde bulunur, ancak başarılı olamaz.

 “Olumlu kanaat bir kez sarsıldı mı, sonsuza dek yitip gitmiş demektir.”

O yıllarda İngiliz kadınları kendi adlarına bir sözleşme yapma yetkisine de sahip değillerdi. Örneğin bir eser yayınlatmak isterlerse onları bir erkek temsil ederdi yayınevlerinde. İşte bu yüzden Jane Austen’a önce babası sonra erkek kardeşleri yardımcı olmak zorunda kaldı. Dahası, yazar olmanın kadınlara yakışmadığı şeklinde yaygın bir önyargı da vardı toplumda. O yüzden yayınlanan eserlerin yazarları olan kadınlar birer mahlas kullanmak zorunda kalırdı. Hatta Jane’den yarım asır sonra dünyaya gelen Brontë kardeşler bile mahlas olarak birer erkek adı seçmişlerdir kendilerine.

“Özellikle de fikirlerini asla değiştirmeyen insanlara düşen yükümlülük, en başta doğru hüküm verdiğinden emin olmaktır.”

İlk romanında ‘A Lady’ mahlasını kullanan Jane, daha sonra yayınlanan eserlerinde kendisini “Akıl ve Tutku’nun Yazarı” olarak tanıtacaktır. İlk romanından eline geçen parayla maddi bakımdan nispeten özgürlüğe kavuşan ve kendine olan güveni perçinlenen yazar, hayattayken iki eserinin daha yayınlandığını görebilecektir.

 *  *  *

Jane Austen’in sözlerinden birkaç alıntı, hayatından birkaç kesit...

Hikâyesinin bütünü 2019 yılının ilk aylarında yayınlanacak olan Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserde yer alacak.  

 

2018 yılının Nisan ayında yayınlanan Yazdıklarıyla Yaşayanlar’ın arka kapağından…

 

Öldükten sonra tüm yazdıklarının yakılmasını isteyen Kafka…

En büyük zaafı kumardan kaçıp Kumarbaz’ı yazan Dostoyevski…

Varlığına delil ararken elinde kalem bulan Camus…

Bir savaşın ortasında tüm coşkusuyla yurtsuz kalan Stefan Zweig…

Ve daha birçok yazarın o hep bilmek istediğimiz hikâyeleri…

Yazdıklarıyla Yaşayanlar ruhumuza dokunan büyük yazarların, eserleriyle iç içe geçmiş hayatlarını anlatıyor. Hasan Saraç, okuma serüveninde yazarlarla kurduğu dostluğa okurlarını da dâhil ediyor.

Altını çizdiğimiz cümlelerin sahiplerini yakından tanımak, hikâyelerinin hikâyesini dinlemek ve yazarların hayatlarına şahit olmak için Yazdıklarıyla Yaşayanlar bir başucu kitabı.

 

Kitabın Önsözü

Ne kadar yetenekli, değerli, ünlü olurlarsa olsunlar, insan olarak yazarlar hemcinslerinden pek de farklı değildir.

Onlar da tüm insanlar gibi doğar, büyür, hayal kurar, paylarına düşen sevgi, öfke, aşk ve acıları yaşarlar. Hayatları doğal nedenlerle, dış etkilerle ya da kendi kararlarıyla son bulur.

Ama onları diğer fanilerden ayıran sınırsız bir tutku vardır. Yazma, yaratma ve yazdıklarını olabildiğince geniş kitlelerle paylaşma tutkusu. Bunun dışında kişilikleri, hayat tarzları, fikirleri, tercihleri birbirlerinden çok farklıdır. Esin kaynakları, konuları, hatta teknikleri bile…

Bizim onlara duyduğumuz saygı ve hayranlığın nedeni ise kişisel görüşleri, inançları ve tercihlerinden ziyade edebiyat dünyamıza, hayal âlemimize yaptıkları katkılar değil midir? Romanlarının, hikâyelerinin yani tüm yazdıklarının sihriyle yaşamazlar mı kalbimizde?

Yazma sanatına kattıkları değer, harcadıkları emek elbette tartışılmaz. Kimi yazarlar bu noktaya yetenekleri sayesinde geldiklerini düşünür. Kimileri de yetenek yüzde bir ise, geri kalan yüzde doksan dokuzun sabırla, azimle yılmadan çalışmak, yazmakla yaşamayı özdeşleştirmek olduğuna inanır.

Yani yazma sanatı konusunda da farklıdır düşünceleri.

Ve her yazarın farklı bir hikâyesi vardır. Doğdukları yerler, aileleri, gittikleri okullar, ilk yazdıkları şiirler, öyküler, ilk sevgilileri… Yazma tutkusunun yüreklerinde nasıl kök salıp yeşerdiği… Hepsi bu hikâyenin kilometre taşları, dönüm noktalarıdır. Ardından eserler ortaya çıkar birer birer. Heyecanlar, sevinçler, düş kırıklıkları…

Bir de pek bilinmeyen gizler vardır yaşamlarında.

Onların yazdıklarına ilgi duyanların, nasıl yaşadıklarına da ilgi duyacaklarına inanıyoruz. Hatta sadece nasıl yaşadıklarını değil, yaşarken neler söylediklerini de merak edeceklerini düşünüyoruz.

Yazdıklarıyla ufkumuzu açan, duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştiren Türk ve yabancı yazarlar arasından seçtiklerimizin hikâyelerini bulacaksınız bu kitapta. Bu seçimi yapmanın güçlüğünü, edebi eserleri bilimsel kıstaslarla değerlendirmenin olanaksızlığını, kişisel tercihlerin kaçınılmaz rolünü takdir edeceğinize inanıyoruz.

Bu duygularla, sizlere yirmi beş değerli yazarın hikâyesiyle merhaba diyoruz.

Yazdıklarıyla yaşayanların hikâyeleri bitmez.

İleride başka hikâyelerde buluşmak dileğiyle…

 

 

 

 

 

 

 


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ