Usta Yazarlar Uzaydan mı Geldi?

 

9 Ekim 2019

Yazı: Usta Yazarlar Uzaydan Mı Geldi? | Yazan: Hasan Saraç

Edebiyat meraklıları usta yazarlarla tanıştığında çok heyecanlanır. Zira onların gözünde bu insanlar birer dâhidir, çok özel niteliklere ve yeteneklere sahiptir, belki de uzaydan gelmişlerdir bizim mütevazı dünyamıza…

Kim bilir?

Sanırım usta yazarların/şairlerin/sanatçıların yaşamı hemcinslerinden pek farklı değil. Onlar da diğer insanlar gibi doğuyor, büyüyor, hayal kuruyor, öfkeleniyor, kıskanıyor, âşık oluyor, acı çekiyor ve yaşlanıyor. Günü geldiğinde dış etkilerle ya da kendi kararlarıyla bu dünyaya veda ediyor. Bazıları büyük törenlerle uğurlanıyor evrenin gizemli katmanlarına. Ya da üç beş kişinin yardımıyla defnediliyor tıpkı ressam Van Gogh’un, bestekâr Mozart’ın, Çek yazar Kafka’nın, ülkemizden Sabahattin Ali’nin, Orhan Veli’nin ve daha pek çoklarının başına geldiği gibi…

Usta yazarları diğer fanilerden ayıran en önemli özellik tutkuları olabilir mi acaba?

Öyle böyle değil ama sınırsız bir tutku… Yazma, yaratma ve yazdıklarını olabildiğince geniş kitlelerle paylaşma tutkusu. Öte yandan kişilikleri, hayat tarzları, fikirleri, tercihleri birbirlerinden öylesine farklıdır ki… Hatta esin kaynakları, konuları, teknikleri bile…

Yazma sanatına kattıkları değer, harcadıkları emek elbette tartışılmaz. Kimi yazarlar bu noktaya yetenekleri sayesinde geldiklerini düşünür. Kimileri de yetenek yüzde birse, geri kalan yüzde doksan dokuzun sabırla, azimle yılmadan çalışmak, yazmakla yaşamayı özdeşleştirmek olduğuna inanır. Hatta bunu tekrar ve tekrar belirtir söyleşilerinde, geriden gelen çaylak yazar adaylarına özgüven aşılamak istercesine…

Özetle, yazma sanatı konusunda bile farklıdır düşünceleri. Ve her yazarın farklı bir hikâyesi vardır. Doğdukları yerler, aileleri, gittikleri okullar, ilk yazdıkları şiirler, öyküler, ilk sevgilileri… Yazma tutkusunun yüreklerinde nasıl kök salıp yeşerdiği… Hepsi bu hikâyenin kilometre taşları, dönüm noktalarıdır. Ardından eserler ortaya çıkar birer birer. Heyecanlar, sevinçler, düş kırıklıkları…

Bir de pek bilinmeyen gizler vardır yaşamlarında.

En başta belirttiğim gibi, hayatlarına kendi elleriyle son veren usta yazarlar da gelip geçmiştir edebiyat dünyasından.

Örneğin Jack London alkolik olmanın ötesinde sürekli ilaçlar ve güçlü uyuşturucular kullanıyordu. Son defasında ilaçların ayarını belki de bilerek kaçırdı, bir bakıma intihar etti (1916).

Vladimir Mayakovsky ise içine kapanık ve duyarlı bir insandı. Sık sık depresyon geçiriyordu ve kızıl devrimin yanlış kişilerin elinde yolundan saptığını düşünüyordu. Hayat onun için anlamını kaybetmişti, iki odalı minnacık evinde son verdi hayatına (1930).

Hayatına kendi elleriyle son veren birçok meslektaşı gibi Virgina Woolf da bipolar hastasıydı ne yazık ki. Sık sık depresyona giriyor, hatta intihar etmeye çalışıyordu. Son denemesinde elbisesinin cebine kilolarca taş doldurup evinin yakınlarındaki nehrin soğuk sularına bıraktı yorgun bedenini (1941).

Stefan Zweig, Nazilerin eline düşmemek için sürekli yer değiştirmekten bitkin düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yüzü moralini hepten bozdu ve genç karısı ile birlikte uyku hapı alarak amacına ulaştı son durağı olan Brezilya’da (1942).

Nobelli yazar Ernest Hemingway dolu dolu bir hayat yaşamış, her iki dünya savaşında ve İspanya iç savaşında bulunmuştu kimi zaman gönüllü bir asker ya da yazar kimliğiyle. Onlarca sevgili değiştirmiş, dört kere evlenmiş, en sonunda aile geleneğini sürdürüp başına tek bir kurşun sıkarak öteki dünyaya göç etmişti (1961).

Çok genç yaşta hayatına son veren Slyvia Plath da bipolar hastalığının pençesinde kıvranmaya başladı gencecik yaşında. Kurtuluş ümidini yitirdiğinde kendisini eve kilitledi, başını fırının içine soktu, gazı sonuna kadar açtı ve oracıkta ölüverdi (1963).

Primo Levi İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin eline düştü, ünlü Auschwitz kampında sefaleti yaşadı. Ölmedi ama ölmüşten beter oldu. Tanrıya olan inancını yitirdikten sonra bir daha kendine gelemedi ve en sonunda kendisini oturduğu evin apartman boşluğuna bıraktı (1987).

Jerzy Kosinski ise elli sekiz yıllık hayatında çok şey yaşadı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ailesiyle birlikte Polonya’daydı. Her anını Nazilerin gaz odalarında katledilmek korkusuyla geçirdi. Savaş bitince, ünlü film yönetmeni Roman Polanski’nin yardımıyla ABD’ye göçtü. Dünyanın en zengin kadınlarından biriyle evlendi, muhteşem eserler yazdı, çokça yalan söyledi. Son olarak da en yakın kadın arkadaşını kandırdı. Bir gece onu aradı, uzun süre sohbet ettiler ve bir gün sonra görüşmek üzere telefonu kapattı. Ardından banyoya gitti, uyku haplarını ağzına boca edip başına naylon bir torba geçirdi (1991).

Değerli “Sen ve Ben” sitesi okurlarına küçük bir hatırlatma:

Son bölümde bahsi geçen usta kalemlerden Stefan Zweig, Virgina Woolf ve Ernest Hemingway’e 2018 yılında yayınlanan Yazdıklarıyla Yaşayanlar adlı kitabımda yer vermiştim. 2019 yılının aralık ayında yayınlanacak olan Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2’de ise yirmi üç farklı yazarla birlikte Jack London ve Jerzy Kosinski’nin hikâyeleri de yer alacak.

Hasan Saraç


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ