William Faulkner,william,faulkner

William Faulkner

"Kendisi Suskun, Tek Başına, Romanları Kalabalık, Çığlık Çığlığa…"

  

 “Haksızlık ve yalancılık ve açgözlülüğe karşı, dürüstlük ve hakikat ve merhamet için sesini yükseltmekten asla korkma. Eğer dünyanın her yerinde insanlar… böyle yapsaydı, yeryüzünün çehresi değişirdi.”

 

Amerika Birleşik Devletleri ile Eyalet birliğinden çıkarak, bağımsız olmak isteyen 11 Güney Eyaleti arasındaki yaşanan çatışma 1861 yılında başlar ve beş yıl sonra Güney Konfederasyonunun teslim olmasıyla sona erer.  Bu kanlı iç savaşta altı yüz binden fazla asker ölür, milyonlarcası sakatlanır ve geride daha da fakirleşen Güney Eyaletleri kalır.

İşte bu eyaletlerin birinde, Mississippi Eyaleti’nin New Albany kasabasında, 25 Eylül 1897 günü bir erkek çocuğu dünyaya gelir… Küçük William 13 yaşında şiir yazmaya başlar. Ancak İngilizce dersinden ‘D’ alması nedeniyle lise diplomasını alamadan okulu terk eder ve dedesinin bankasında çalışmaya başlar.

İlk gençlik yıllarında giderek içine kapanan William’ın bu özelliği ileride çok ünlü bir yazar olduğunda da değişmeyecek, ömrü boyunca münzevi bir yaşam tarzını tercih edecektir. Bu arada, satışı yüz elli bini aşan bir roman yazmış olan dedesine beslediği hayranlık, aile içinde dinlediği hikâyeler ve şiire olan merakı, William’ı edebiyat dünyasına gitgide daha çok yaklaştırmaktadır.

 “Bugün dünyanın herhangi bir yerinde yaşayıp da ırk veya renk nedeniyle eşitliğe karşı olmak, Alaska’da yaşayıp kara karşı olmak gibidir.”

Bir ara da New Orleans’a giden William, para kazanmak için içki kaçakçılarına yardımcı olmaya, mallarını bir yerden ötekine taşımaya başlar. İçki kaçırırken tanıştığı bir kadının aracılığıyla, orada yaşayan yazar Sherwood Anderson’la tanışması hayatında bir dönüm noktası olur. O yıllarda Amerikan edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olan Anderson’ın teşvikiyle yazdığı bir deneme, yine onun desteğiyle basılır.

 “Şunu anladım ki yaşamanın her türlüsüyle yazmanın her türlüsü arasında aşılmaz bir uçurum uzanır… Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar.”

Faulkner, altı haftada yazıp bitirdiği Döşeğimde Ölürken adlı eserinde trajikomik bir hikâyeyi ele alır. Bu romanda, aile reisi sayılan bir annenin ölümüyle geride kalan yoksul ailenin beş çocuğu, analarının vasiyetini yerine getirmek için tabutunu çok uzaklara taşımak zorundadır. Çocukların her birinin farklı sorunları vardır ve zorlu, maceralı, sürprizli bir yolculuk uzanır önlerinde.

Faulkner yine paraya muhtaç olduğunda, çocuğunun babasını bulmak için Alabama’dan Mississippi’ye yürüyen bir hamile kadının hikâyesini anlattığı Ağustos Işığı adlı romanını beş bin dolar karşılığında bir yayınevine satmak ister, ancak alıcı çıkmaz. Çaresiz kalan yazar, çözümü çok uzaklarda, Hollywood’da bulur. Neredeyse yirmi yıl sürecek olan bu serüvende, her paraya sıkıştığında Hollywood’a gidecek ve ünlü oyuncuların rol aldığı filmlerin senaryolarını yazacaktır.  

 “Ne yazacağınız hakkında önceden düşünerek fazla vakit kaybetmeyin. Hemen yazmaya koyulun, yoksa hiçbir zaman başlayamayabilirsiniz.”

Dünya edebiyatında Flaubert, Joyce, Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Tolstoy’un eserlerini okumayı seven yazar, Amerikan edebiyatında ise en çok Thomas Wolfe, Hemingway ve John Steinbeck’i beğendiğini söyler. Kendi eserlerindeki karakterlere nasıl bu denli alışılmadık ama uygun adlar koyabildiği sorulunca da, onlara kendisinin isim vermediğini iddia ederek, “İsimlerini bana kendileri söylüyor” der.

Dünya çapında kazandığı ün, sosyal hayattan hiç hoşlanmayan Faulkner için sıkıntılı günlerin de habercisidir. Bundan böyle evde oturup yanından hiç ayırmadığı piposunu doldurmak yerine, ilgi duymadığı toplantılara katılması ya da Dışişleri Bakanlığı’nın kültür elçisi olarak birçok ülkeyi ziyaret etmesi gerekecektir. Japonya’ya yaptığı bir gezi sırasında edebiyata meraklı gençler ve eleştirmenlerle buluştuğunda, çağdaş Amerikan Edebiyatı hakkında ne düşündüğü sorulur ünlü yazara. O da bu konuda bilgisi olmadığını söyler ve şöyle devam eder: “Zira ben tam anlamıyla bir edebiyat adamı değilim. Yazın dünyasındaki adamları tanımıyorum. Ben bir çiftçiyim, bir taşralıyım ve yazmaktan zevk alıyorum.”

Ölümünden kısa bir süre sonra Pulitzer Ödülü’nü de kazanacak olan ve henüz Türkçeye çevrilmeyen The Reivers (Yağmacılar) ile okurlarına veda eder Faulkner. Uzun yıllar çevirmenliğini yapan yakın dostu eleştirmen Maurice Coindreau şöyle diyecektir ölümünden sonra:

“Otuz beş yıl boyunca ıstırap içindeki karakterlerinin bütün dertlerini çeken romancının kalbi birden duruverdi. O, Hemingway ya da Marilyn Monroe gibi ölemezdi – Faulkner’ın ölümünde soru işaretleri yoktu. Güzel, basit, temiz bir ölümdü – tam lâyık olduğu gibi.” 

 

 *  *  *

Willian Faulkner’ın sözlerinden birkaç alıntı, hayatından birkaç kesit... hikâyesinin bütünü 2019 yılının ilk aylarında yayınlanacak olan Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserde yer alacak.  

 

2018 yılının Nisan ayında yayınlanan Yazdıklarıyla Yaşayanlar’ın arka kapağından…

 

Öldükten sonra tüm yazdıklarının yakılmasını isteyen Kafka…

En büyük zaafı kumardan kaçıp Kumarbaz’ı yazan Dostoyevski…

Varlığına delil ararken elinde kalem bulan Camus…

Bir savaşın ortasında tüm coşkusuyla yurtsuz kalan Stefan Zweig…

Ve daha birçok yazarın o hep bilmek istediğimiz hikâyeleri…

Yazdıklarıyla Yaşayanlar ruhumuza dokunan büyük yazarların, eserleriyle iç içe geçmiş hayatlarını anlatıyor. Hasan Saraç, okuma serüveninde yazarlarla kurduğu dostluğa okurlarını da dâhil ediyor.

Altını çizdiğimiz cümlelerin sahiplerini yakından tanımak, hikâyelerinin hikâyesini dinlemek ve yazarların hayatlarına şahit olmak için Yazdıklarıyla Yaşayanlar bir başucu kitabı.

 

Kitabın Önsözü

Ne kadar yetenekli, değerli, ünlü olurlarsa olsunlar, insan olarak yazarlar hemcinslerinden pek de farklı değildir.

Onlar da tüm insanlar gibi doğar, büyür, hayal kurar, paylarına düşen sevgi, öfke, aşk ve acıları yaşarlar. Hayatları doğal nedenlerle, dış etkilerle ya da kendi kararlarıyla son bulur.

Ama onları diğer fanilerden ayıran sınırsız bir tutku vardır. Yazma, yaratma ve yazdıklarını olabildiğince geniş kitlelerle paylaşma tutkusu. Bunun dışında kişilikleri, hayat tarzları, fikirleri, tercihleri birbirlerinden çok farklıdır. Esin kaynakları, konuları, hatta teknikleri bile…

Bizim onlara duyduğumuz saygı ve hayranlığın nedeni ise kişisel görüşleri, inançları ve tercihlerinden ziyade edebiyat dünyamıza, hayal âlemimize yaptıkları katkılar değil midir? Romanlarının, hikâyelerinin yani tüm yazdıklarının sihriyle yaşamazlar mı kalbimizde?

Yazma sanatına kattıkları değer, harcadıkları emek elbette tartışılmaz. Kimi yazarlar bu noktaya yetenekleri sayesinde geldiklerini düşünür. Kimileri de yetenek yüzde bir ise, geri kalan yüzde doksan dokuzun sabırla, azimle yılmadan çalışmak, yazmakla yaşamayı özdeşleştirmek olduğuna inanır.

Yani yazma sanatı konusunda da farklıdır düşünceleri.

Ve her yazarın farklı bir hikâyesi vardır. Doğdukları yerler, aileleri, gittikleri okullar, ilk yazdıkları şiirler, öyküler, ilk sevgilileri… Yazma tutkusunun yüreklerinde nasıl kök salıp yeşerdiği… Hepsi bu hikâyenin kilometre taşları, dönüm noktalarıdır. Ardından eserler ortaya çıkar birer birer. Heyecanlar, sevinçler, düş kırıklıkları…

Bir de pek bilinmeyen gizler vardır yaşamlarında.

Onların yazdıklarına ilgi duyanların, nasıl yaşadıklarına da ilgi duyacaklarına inanıyoruz. Hatta sadece nasıl yaşadıklarını değil, yaşarken neler söylediklerini de merak edeceklerini düşünüyoruz.

Yazdıklarıyla ufkumuzu açan, duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştiren Türk ve yabancı yazarlar arasından seçtiklerimizin hikâyelerini bulacaksınız bu kitapta. Bu seçimi yapmanın güçlüğünü, edebi eserleri bilimsel kıstaslarla değerlendirmenin olanaksızlığını, kişisel tercihlerin kaçınılmaz rolünü takdir edeceğinize inanıyoruz.

Bu duygularla, sizlere yirmi beş değerli yazarın hikâyesiyle merhaba diyoruz.

Yazdıklarıyla yaşayanların hikâyeleri bitmez.

İleride başka hikâyelerde buluşmak dileğiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ