Rusya ve Sanat,rusya,ve,sanat

Rusya ve Sanat


"İçimizden kaç kişi Dinyeper, Don ve Volga’nın nereden doğup nereye aktığını bilir acaba?"

 

 

İçimizden kaç kişi Dinyeper, Don ve Volga’nın nereden doğup nereye aktığını 
bilir acaba? Ya Petersburg’dan Pasifikteki Sahalin adasına kadar uzanan uçsuz 
bucaksız stepleri aşıp giden dokuz farklı saat diliminden kaçımız haberdardır?

Peki, Rusya tarihi dendiğinde aklımıza ilk ne gelir? On altıncı yüzyılın zalim çarı 
Korkunç Ivan’ı mı hatırlarız önce, yoksa nedendir bilinmez tüm dünyanın 
Büyük Petro – Peter The Great adını uygun gördüğü, başkenti Saint 
Petersburg’a taşıyan bizim Deli Petro’muzu mu?

 


Romanov hanedanı mıdır? Çarlık Rusya’sını temsil eden, Stalin midir Komünist 
Rusya’nın sembolü? Bolşevik devriminden sonra çarpışarak Doğu’ya çekilen 
Çarlık Rusya’sının Beyaz Ordusu ile Kızıllar birbirini boğazlarken kaç Rus 
ölmüştü acaba o bozkırlarda?

Politbüro Kremlin’e yerleştikten sonra yüz binlerce insanın sürgün emrini hangi 
Komünist Parti Genel Sekreteri verdi kılını bile kıpırdatmadan? Kaç milyon 
masum insan işini, evini, ailesini, onurunu kaybetti ideallerin ihtirasa yenik 
düştüğü bir rejim uğruna? 

Ruslar dediğimizde kafasına diktiği votka bardağını gürül gürül yanan 
şömineye fırlatıp atan, yeri göğü titreten kahkahasıyla etrafına korku salan saçı 
sakalı birbirine karışmış devasa adamlar mı canlanır gözümüzde? Dışarıda lapa 
lapa kar yağarken birbirleriyle ölümüne Rus Ruleti oynayan gözü kara maçolar 
mı? Ya da kılıçları bellerinde, heybetli bir duruşla etrafını süzen gaddar 
savaşçılar mı?

Hoyrat, acımasız çarlık askerleri mi, Troçki’yi dünyanın bir ucunda bulup 
evinde öldüren KGB ajanları mı, Doğu Avrupa’yı yarım asır demir yumrukla 
inleten Sovyet liderler mi temsil eder bu koca ırkı?

Peki, nereden çıktı o Aleksandr Puşkin’in, Boris Pasternak’ın, Vladimir 
Mayakovski’nin kaleminden dökülen dizeler? Hangi topraklarda yetişti 
Maksim Gorkiler, Vladimir Nabakovlar, Dostoyevskiler, Turgenyevler, 
Tolstoylar, Çehovlar?

Hangi kudret o büyülü notaları Rimski Korsakovların, Aleksandr 
Borodinlerin, Sergei Rahmninofların, Boris Çaykosvkilerin yüreğinde 
demleyip harmanladı?

Anna Pavlova’lar, Galina Ulanova’lar Bolşoy Tiyatrosu’nun sahnesinde bir 
kuğu gibi nasıl süzüldüler, Rudolf Nureyev’ler, Mihail Barışnikof’lar nasıl 
asılı kalabildiler havada, yer çekimi hiç yokmuşçasına?

Nasıl oldu da Alekhine, Spassky, Karpov, Kasparov dünya satrancının 
tacını başlarında taşıdılar bir asır boyu?

Garri Kasparov:

 

 

Nereden baksak bir başka sırla efsunlanmış bu dünyayı birkaç satıra sığdırmak
öylesine beyhude bir çabadır ki! Belki de sırf bu yüzden birçok ülkenin yazarı
hakkında portreler yazdım ama bir türlü elim Rus edebiyatı üzerine bir şeyler
yazmaya gitmedi ilk başlarda. Cesaret edemedim. Sonra bir de baktım ki zaten
birer Rus göçmeni olan birçok yazarın portresini hazırlamışım Edebiyat Haber
için! Isaac Asimov, Ayn Rand, Vladimir Nabakov… Hepsi Rusya’da
doğmamış mıydı? 

27 Mart 1993 günü İstanbul’dan kalkıp Şeremetova II havaalanına gitmekte 
olan uçakta ben de vardım. Bir kısmını uzaktan, bazılarını şahsen yakından 
tanıdığım bir grup turizm yatırımcısı, yöneticisi ile birlikte Moskova’ya 
uçuyorduk. O güne kadar pek çok ülkeyi gezip görmüş olmama rağmen 
oldukça heyecanlıydım. Bu kez farklıydı. Hakkında çok şeyler okuduğumuz, 
yazarlarını, şairlerini, bestecilerini, satranç ustalarını, sporcularını, 
politikacılarını uzaktan takip ettiğimiz ama gerçekte hakkında pek az şey 
bildiğimiz o gizemli ülkeye gidiyorduk.

Arka koltukta seyahat eden bir arkadaşıma hangi otelde kalacağımızı 
sorduğumda, Mejdunarodnaya (Uluslararası) cevabını almış, böylece ilk Rusça 
kelimemi de öğrenmiştim. Zaten o yıllarda iş nedeniyle Moskova’ya gelen 
yabancıların kalabileceği otellerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. 

Koltuğuma gömülmüş pencereden dışarıya bakarken gelecekte bu otellerin 
çoğunda konaklayacağımı, en az yetmiş kere bu uçuş hattında yolculuk 
edeceğimi nereden bilebilirdim ki.
Leo Tolstoy:
 



O tarihte glasnost ve perestroika’nın mimarı, Sovyetler Birliği’nin sonunu 
hazırlayan Gorbaçov bir askeri darbe girişimine maruz kalmış, fırsatı 
değerlendiren Yeltsin de çoktan başkanlık koltuğuna oturmuştu bile. KGB’de 
yetişen Putin ise o yıllarda St. Petersburg Belediyesi’nde yönetici olarak 
çalışmaya devam ediyordu.

Moskova’daki ikinci gecemizde kaldığımız otelin Intourist bürosundan altığım 
biletle Bolşoy (Büyük) Tiyatrosu’nun yolunu tutmuştum. Balkonlardaki 
localarda kumaşların yıpranıp solmuşluğuna, parkelerin öfkeyle gıcırdamasına 
rağmen her haliyle insanı derinden etkileyen ihtişamlı bir mimarisi vardı bu 
asırlık binanın. Tavandan aşağıya mağrur bir edayla inen o göz kamaştırıcı 
perde açılıp da Bolşoy Balesi’nin dansçıları zarif bilek hareketleriyle, yer 

çekimine meydan okuyan figürleriyle sahneyi doldurduğunda, her biri bir 
başka sanat eseri olan kostümler, arka planda yükselen heybetli dekorlar bizi 
koltuklarımıza çoktan mıhlamıştı.

Daha sonraki yıllarda çok farklı yöntemlerle o gösterilere bilet temin etmeye 
çalıştım. Ne yaparsanız yapın, hangi yolu denerseniz deneyin, dilerseniz en 
kestirmesinden konser salonunun kapısına gidip o ayazda karaborsacılarla 
kavga döğüş pazarlık edin sonuç değişmiyordu. 3 dolar karşılığı ruble değeri 
olan o biletlere 70 – 110 dolar arası bir parayı nakit ödemeden o eşikten içeri 
giremiyordunuz. Perde arasında büfelerden birine uğrayıp havyarlı bir kanepe 
ile bir kadeh şampanya içmenin bedeli de 20 dolar. Ortada hiç resmi bir fiş, 
fatura olmadığına göre o toplanan paralar bilinmeyen adreslere ışınlanıyordu 
bir şekilde. Tüm bu yarı resmi soygun ortamına meydan okurcasına, 
neredeyse bina ile yaşıt, artık ayakta bile durmakta güçlük çeken, ama işlerini 
hiç aksatmadan büyük bir ciddiyetle yapan teşrifatçıların, kürkleri, paltoları, 
kalpakları teslim alıp, program bitişinde sahiplerine iade eden o Moskovalı 
yaşlı kadınların bir gün bile bahşiş kabul ettiklerine şahit olmadım. Sistem 
onurunu korumanın yolunu bir şekilde bulmuştu yine. O görkemli salon altı yıl 
süren ve 700 milyon dolara mal olan renovasyondan sonra geçtiğimiz yıllarda 
kapılarını dünyaya yeniden açtı. Sanırım bu mabette senelerdir görev yapan o 
yaşlı kadınlar artık yerlerini daha genç bir nesle bırakmıştır.

Bu ilk tanışmadan çok seneler sonra, karlı bir kış günü, akşamüstü saat dört 
sularında Moskova’daki büyük parklardan birinin ortasında yürürken, artık 
antika sayılabilecek bir müzik düzeneğinden yükselen romantik Rus ezgilerine 
ayak uydurup sessizce birbirleriyle dans eden yaşlı insanlarla karşılaşmıştım 
birdenbire. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, şehrin kuzeydoğusundaki fuar 
alanlarının yer aldığı Sokolniki parkıydı burası. Hiç konuşmadan birbirlerine 
sarılıp, hülyalara dalan bu insanların açık havadaki dans gösterileri beni çok 
etkilemişti. Müzik bittiğinde partnerlerini değiştirip yeniden kendi dünyalarına 
geri dönüyorlardı. Sanki Federico Fellini filmlerinden bir sahne çekiliyor, ben 
de meraklı turist rolünü oynuyordum. Şurası muhakkak ki çok özel bir ana 
denk gelmiştim, ne yazık ki bu gösterinin ne anlama geldiği konusunda en 
ufak bir fikrim dahi yoktu. Bir şey mi kutlanıyordu? Bir tanıdıklarının yaş günü 
müydü? Ölen bir arkadaşlarını mı anıyorlardı?

Bir süre sonra orada öylece dikilmiş, olan biteni şaşkın gözlerle seyreden 
yabancı halimden utandım. Sanki onların ruhlarını taciz ediyor, yarattıkları 
büyülü atmosferi bozuyordum. Usulca oradan uzaklaşıp Moskova’nın gürültülü 
hayatına geri döndüm. Aradan birkaç ay geçmemişti ki, bir tesadüf eseri, bu 
hikâyenin aslını öğrenme fırsatım oldu. 

Birbirlerinden habersiz oraya gelen, yılın belli günlerinde parkın aynı köşesinde 
buluşan, konuşmadan anlaşan, mutluluğu kendi sessizliklerinde arayan, 
hüzünlerini gözyaşı dökmeden paylaşan yaşlı insanların hikâyesiydi bu. Sayıları 
her yıl azalan ama bir kez daha o parkta dans edebilmek uğruna yaşama 
tutunan ve o gün bittiğinde birbirlerine veda ederken bir sonraki randevuya 
kaçının tekrar gelebileceğini bilemeden evlerine dönenlerin dünyası. Daha 
mutlu olduklarını düşündükleri Sovyet döneminde başlatılmış bir geleneği 
sürdürmeye kararlı, o devrin kapanmasını içlerine sindiremeyenlerin sessiz baş 
kaldırışıydı bu.

Hükümran oldukları o eski dönemde en azından pek çok şey bedavaydı. Her 
şeyden önce gençtiler. Bir gelecekleri, henüz gerçekleşmeyen hayalleri vardı. 
Sonra bir gün geldi, her şey aniden değişiverdi. Politbüro’nun karşı konulmaz 
gücü, parayla yer değiştirmişti. Artık ısınmak, telefonla konuşmak için nakit 
gerekti. Seyahat etmek, metroya binmek, konsere gitmek için ödeme yapmak 
zorundaydılar. Alışveriş ederken artık sonu gelmez uzun kuyruklarda 
beklemiyorlardı velakin onların şehrin caddelerini kaplayan o büyük, ışıklı 
mağazalardan bir şeyler alabilecek paraları zaten yoktu ki.

Pyotr İlyiç Çaykovski: 

 


Koca Sovyet İmparatorluğu’nun merkezinde yaşamanın ayrıcalığını artık
hissedemiyorlardı. Sıradan Sovyet vatandaşlarının vize almadan, çalıştığı yere
bilgi vermeden öyle elini kolunu sallayıp ziyaret edemeyeceği o tılsımlı başkent
olmaktan çıkmıştı Moskova. Eskiden Kremlin’in kodamanları için ayrılmış özel
şeritlerden, parayı bastırıp lüks arabalarına özel plaka taktırmış yeni zenginler,
oligarklar geçiyordu artık. (Daha sonraki yıllarda bu saçmalığa son verdiler…) 
 

Bu KGB’den bozma mafyavari adamların insan azmanı korumaları bile 
onlardan yüz kat daha zengindi.

Ne yazık ki onlar artık önemsizdiler.

Devirler, rejimler, iktidarlar hiç durmadan değişti bu yaşlı dünyada. Gün geldi 
bir karış kanlı toprak uğruna savaştı her ırktan, renkten, görüşten insan. Ve 
sonra sanat onları yeniden birleştirdi. 

Sınır tanımayan edebi eserlerin, şiirlerin, senfonilerin, resimlerin kaç asır 
hüküm süreceğini kim bilebilir?

HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ