,Zaman, Gezginleri
  • Kitap Adı : Zaman Gezginleri
  • Yazar Adı : Hasan SARAÇ
  • Yayın Evi : Derin Kitap
  • Dili : Türkçe

Zaman Gezginleri

Çapraz Oyun’un yazarından yine soluk soluğa bir serüven.

Gerçeğin sınırlarından hayallerin sonsuzluğuna fantastik bir yolculuk. Ve bu daha bir başlangıç… 

“Zaman Gezginleri” devam edecek.

Günlerden 5 Mayıs 2009 Salı
Ortaköy – İstanbul saat 22.15


“Barmenin önüne koyduğu buğulu bardağa uzandı, tam içkisinden ilk yudumunu alacaktı ki kapıdan giren o genç kadını gördü.

Güzel, çekici, egzotik, baştan çıkartıcı…

Aklına gelen hiçbir sıfat gördüklerini tarif etmeye yetmiyordu. Kendinden emin, sakin bir yüz. İnce hatlı bir burun, olağanüstü derin bakan kapkara gözler, kadınsı davetinin farkında olmayan çocuksu dudaklar. Minnacık kulaklarını örtmeyen kısacık saçlar ve sol yanağındaki
küçük siyah bir ben.”

Her şey bir anda olur aslında. Sonsuzluk o anın içindedir sanki.

Sonlu bir hayata sonsuz bir aşk sığar mı?

Zaman bir yanılsama, aşk tekinsiz bir oyun mudur?

Aşk ve hayal, zamanı ve gerçeği aşabilir mi?

Yanıtları bilmiyorsanız okuyun.

Bildiğinizi sanıyorsanız, yine okuyun.

Şaşırabilirsiniz!

10 Mayıs 2009, İstanbul  

Pazar sabahı daha uyanır uyanmaz kararını vermişti.

Bugün hastaneye gidecekti! Karnının tuhaf bir heyecanla kasıldığını hissedince şaşırdı. Bu yalnızca bir ziyaret, dedi içinden.

Bir ilk ziyaret.

Gitmek, görmek, araştırmak, düşünmek… Bir başlangıç noktası. Neyin başlangıcı? Biliyordu ama bilmiyordu. Belirsizliğin sislerini dağıtmaya çalıştı zihninde.

İlk hastane ziyareti için Memorial Hospital’ı seçmişti. İnternette gezmiş dolaşmış, sonunda bu isme takılmıştı. Belki de bu İngilizce isim daha dün öğrendiği bir Türkçe kelimeyi çağrıştırmıştı. Bir dişilik simgesini.

Kim bilir?

Otelin önündeki taksi durağının sürücüleri, yoldan çevirdiklerine kıyasla daha nazikti galiba. En azından İstanbul’daki ilk dört gün içinde edindiği izlenim buydu. Güne artık hep bu duraktan bir taksiye binerek başlıyor, şehirde gezerken kısa bir mola verecekse aracı bekletiyor, sonra yine aynı sürücüyle devam ediyordu yoluna.  

Sürücüler de kısık bir sesle kırık bir Türkçe konuşan bu kara gözlü, benli melezin yolunu bekler olmuştu. Bazen oturaklı uzun cümleler kuran, bazen de en gündelik sokak argosunu bile anlamayan bu çekici kadını ve yüklü bahşişlerini sevmişlerdi. Yol boyu onlara olmadık şeyler soruyor, en çok da kaç yaşında evlendiklerini, kaç çocukları olduğunu, onları nasıl sevdiklerini, neden dövdüklerini falan merak ediyordu. 

 Bu sefer de öyle yaptı.  

Bindiği taksinin sürücüsüyle yol boyu koyulaştırdı sohbeti. Sordu, sordu…  Ama verilen her cevapla soruları eksileceğine artıyordu sanki.  

Çevreyolunu Kasımpaşa’ya bağlayan ana arter üzerinde yükselen Memorial Hospital’a geldiklerinde, “Bir saate kadar dönerim” diyerek indi arabadan.

Aslında burada tam olarak ne aradığını hâlâ netleştiremiyordu kafasında. Tek bildiği artık bir yerden başlaması gerektiğiydi. Bir çırpıda karar vermiş, seçmiş, gelmişti.  

Bilinçli bir tercih? İnce bir strateji? Bilimsel bir yöntem? 

Ne gezer! 

Bina girişindeki tabelaları hızla okumaya başladı. Anlaşılan çeşitli hastalıklar için farklı bölümler vardı ve her bölümde farklı doktorlar görev yapıyordu burada. Bazı hastalar doktorlarıyla kısa bir süre görüşüp gidiyor, bazıları da kendisinin Radisson Otel’de yaptığı gibi binada konaklıyor olmalıydı. Etraftaki lobi düzenine, içerdeki kafeteryaya bakınca, kaldığı yerle burası arasında fazla bir fark olmadığını düşündü. Ortaköy’de penceresinden seyreylediği o muhteşem manzarayı buradakiler ancak hayallerinde görebilirdi, o başka.  

Bir akşam önce hastanenin internet sitesinde dolanırken karşısına pek çok farklı bölüm çıkmış, o da “Kadın Hastalıkları ve Doğum” bunların en önemlilerinden biri olmalı diye düşünmüştü. Neticede her insan bir kere doğuyor, pek çok kadın da birden çok doğum yapmıyor muydu bu zamanda? Eh, olası kadın hastalıkları da cabası…

Doğruca bu bölümde yatan hastaların ve ziyaretçilerin bulunduğu dördüncü kata çıktı. Anlaşılan her katta oteldeki resepsiyona benzer bir karşılama bankosu daha vardı.  

Etrafına bakındı. 

Odaların önünde öbek öbek çiçekler.  

Kapıların üzerinde pembe, mavi kurdelelerden kocaman fiyonklar. 

Adeta bir gösteri, bir kutlama havası… 

Genç kadın kapı önlerinde bekleşen sessiz kalabalıklardan yükselen fısıltıları hassas kulaklarıyla dinlemeye koyuldu.  

Ne de olsa etrafındakiler onun beş metre öteden, en pes perdeden konuşulanları bile algılayabildiğini bilmiyordu. 

“Annesi ilk sütünü emzirmiş, çok şükür bu günleri de görmek nasip oldu... Allah analı babalı büyütsün”  duaları, “Delikanlıyı gördün mü? Pek de yakışıklı olacak, maşallah tıpkı babası” muhabbetleri, “Torununun bebeğini göremeden gidiverdi anneciğim, düğününde de ne çok ağlamıştı ahhh, ah” sızlanmaları havada uçuşuyor, sanki hafif abartılı bir tiyatro sahnesinde kısa skeçler oynanıyordu. 

Bir süre burada dolandıktan sonra, artık etraftakilerin ilgi odağı haline geldiğini fark edince sessizce aşağıya, geldiği giriş katına geri döndü. Kıyafetleri ne kadar gösterişsiz olsa da, konuşurken ne kadar sıradan cümleler kurmaya dikkat etse de, birkaç dakika geçmeden insanlar kendisine farklı bir gözle bakmaya, cevabını bilmediği ilginç sorular sormaya başlıyordu hep.  

Daha epey çalışmam gerek diye geçirdi içinden, gecenin karanlığı, lanet olsun. Ne diyorlardı? Daha kırk fırın ekmek yemesi lazımmış. Taş çatlasa günde en çok iki dilim yiyebildiğine göre epey zorlanacağı kesindi.

Lobiye ilk girdiğinde karşısına çıkan kafede oturan insanların arasına karışmaya karar verdi. Ne de olsa bu tür ortak alanların bir köşesine sinip etrafı sessizce kolaçan ettiğinde ortama daha kolay ayak uydurabiliyordu. Önce, içmeyeceğini bile bile bir fincan kahve aldı, sonra da köşede boş duran masalardan birine yerleşti ve sırtını duvara verip etrafında olup bitenleri uzaktan izlemeye koyuldu. 

Aradaki mesafe arttıkça, davranışlar daha bir normale dönüyor.

Oysa iki arada geçen süre o kadar kısaydı ki!

Hastaneye gelenlerin kıyafetleri genel olarak sokaktakilerden daha özenli, tavırları da bir o kadar kontrollüydü. Otel lobisinde oturanlara nazaran buradakiler daha kısık sesle konuşuyor, ulu orta gülüp şakalaşmıyorlardı besbelli. Herhalde bu da ritüelin bir parçası olmalı diye geçirdi içinden.

Üst kattakilere kıyasla kafedekilerin oturuşları daha doğal, konuşmaları daha abartısız, seçtikleri konular daha sıradandı. Demek ki, diye içinden geçirdi, insanlar ziyaret ettikleri hastaya, onun refakatçisine ne kadar yakın olurlarsa, davranışlarını o kadar hüzünlü, kasvetli ya da neşeli tavırlarla, teatral ses tonları ve mimiklerle süslemeyi tercih ediyorlar.

Hemen her defasında böyle oluyordu...

Etrafını izlemeye başladığında onları korunaklı bir sahra aracının tepesinde safari tişörtleriyle boy gösteren turistlere meraklı gözlerle bakan dişi aslanlar gibi bir bütün olarak görüyor, aradan biraz zaman geçip de detaylara inmeye başladığında,

Ancak bu kez pek de öyle olmadı.

Adam, genç kadının da ona baktığını fark edince gözlerini telaşla kaçırmadı, acı sivribiber ısırmış gibi mimikler de yapmadı, bir süre daha sessizce onu süzdükten sonra hafifçe gülümseyip başını ağır ağır başka bir yöne çevirdi.

Anlaşılan bu sefer yer değiştirmişlerdi.

Adam gerçekten farklı yerlere bakıyor, genç kadın da gözlerini kısmış dikkatlice onu süzüyordu. Hem de her an şaşırmayı bekleyen küçücük bir Hayata Başlangıç yavrusu gibi.

Adamın üzerinde temiz, abartısız bir kıyafet vardı. Gömlek, kot pantolon, spor ceket. Uzun boylu, düzgün sakallı, önleri epeyce dökük, ensesini örtecek kadar uzamış akla karışık kestane saçlar. Yaşını kestirmek oldukça zor gibi. Sakin tavırlarıyla öylece sandalyesine kurulmuş, etrafa bakınan herhangi bir fani işte.

Benli melezin merakı adamdan çok daha baskın, çok daha güçlüydü.

Usulca masasından kalkıp, sütunun ardında oturan adamın yanına seğirtti, yavaşça eğildi ve karşısında boş duran sandalyeye oturuverdi. Öteki, kadının yaklaştığını, sonrasında da masasına oturmakta olduğunu sezmiş, yüzündeki belli belirsiz şaşkınlığı saymazsak özel bir karşılama töreni düzenlememişti.

“Merhaba,” dedi genç kadın.

“Merhaba,” diye cevap verdi beriki.

Adam o güne dek gördüğü en anlamlı yüzlerden birine sahip bu davetsiz misafirin öylesine teklifsiz masasına oturuvermesinden, hem de hiç duraksamadan onu selamlamasından etkilenmişti ama şimdi ne yapması gerektiğini bir türlü kestiremiyordu.

Siyah inci gibi parlayan gözleri, delici bakışları, kısacık saçları vardı.

Madem kendi geldi oturdu, ne olacağına o karar versin, diye düşündü.

Hem böylesi daha kolay olacaktı.

“Beklenmedik bir karşılaşma, öyle değil mi?” dedi kadın.

“Haklısınız…”

“Peki neden?”

Adam yarı bilmiş gülümsedi.

“Bilmem, vardır elbet bir sebebi.”

Sohbetin başlamadan bittiğini sezen misafiri konuyu değiştirmeyi denedi.

“Demin bana baktığını gördüm.”

“Evet,” dedi sakallı adam kendinden emin bir tavırla. “Siz de bana baktınız.”

“Doğru,” diye yanıtladı kısa saçlı kadın,    

“Aramızdaki tek fark, sen kendi masanda oturmaya devam ettin, bense yerimden kalkıp buraya geldim.”

“Ne güzel... Cesaretiniz gerçekten çok hoşuma gitti. Peki, bu sürpriz ziyareti neye borçluyum?”

“Merakıma,” diye cevapladı beriki. “Yalnızca merakıma.”

Vay canına, dedi adam içinden. Sonra yüksek sesle devam etti: “Bakın buna çok daha fazla sevindim işte, zira ben de sizin, yoksa ben de mi sen demeliyim, senin orada tek başına oturup neler yaptığını, niçin burada olduğunu, neden benim gibi etrafına bakındığını merak etmiştim.”

Teklifsiz ziyaretçi oturduğu sandalyeye keyifle yerleşti.

“Desene, iki meraklının buluşması!”

Adam da oturduğu yerde biraz mütereddit, kıpırdandı.

“Galiba öyle.”

“Peki, soru sorma önceliği bana mı ait?”

“Sanırım evet, hem ilk adımı atan sen oldun, hem de ladies first kuralı burada da geçerli sayılır. Öncelik kadınların.”

Kadın bir an için söze nasıl başlayacağını düşünür gibi başını öne eğip, sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Açıkçası birden çok şeyi merak ediyorum. Umarım sadece tek bir soru sorma sınırlaması yoktur.”

Bu sefer adam da karşı bir talepte bulundu.

“Kesinlikle hayır, ama müsaadenle adil bir düzeni sağlama almak açısından bir konuda anlaşalım. Senin sorduğun her soruya karşılık benim de bir hakkım olmalı, öyle değil mi?”

“Anlaştık öyleyse. Kaç yaşındasın?”

“Elli sekiz. Peki, ben de seninkini sorabilir miyim?”

“Pek tabii, ama benim cevabım biraz farklı olacak. Kimliğime bakacak olursak yaşım otuz iki, ama başka bir açıdan yorumlarsak altmışa yakın diyebilirim.”

Adam gerçekten şaşırmıştı.

“Vay canına, eğer bana tahminimi sorsaydın, en çok yirmi yedi, hadi bilemedin yirmi sekiz derdim. Olduğundan genç gösteriyorsun. Elli yaşı aşma faslına gelince, bu açıklamandan aklının yaşının ötesinde olduğunu mu anlamalıyım?”

Gizemli kadın bu yorumdan hoşlanmıştı, gülümseyiverdi.

“Neden olmasın? Bak bu bakış tarzını çok sevdim ben, tamam, o halde aklımın yaşımın iki kat ötesinde olduğunu söyleyebiliriz. Evli misin?”

“Evet, hem de otuz iki yıldır, yani bu açıdan bir yerde yaşıt sayılırız. Ya sen?”

“Hayır, evli değilim. Peki, çocuğun var mı?”

Bu sefer adam sandalyesinde hafifçe kaykılıp keyifle cevap verdi.

“Evet, bir kızımız var. Peki, senin çocuğun var mı?”

Kadın ne cevap vermesi gerektiğini kısa bir süre düşündü.

Adam önünde duran kahve fincanının kulbuyla dalgın dalgın oynamaya başlamıştı.

“Çok ilginç cevaplar veriyorsun. Ucu açık, anlamları belirsiz. İşin kötüsü, senin cevapların benim merakımı gidereceğine daha beter arttırıyor.”

“Haklı olabilirsin ancak sana verdiğim sözü tutuyor, en doğru, en tutarlı cevaplarımı vermeye çalışıyorum.”

Adam karşısındakini onaylar bir tavırla konuştu.

“Bundan eminim, nedense insanlar yalan konuşmayı çok sever ama gözler çoğu kez ele verir onları.”

Gizemli kadın yeni doğmuş serçe yavruları gibi kısacık bir nefes alıp kaldığı yerden devam etti.

“Peki, burada ne yaptığını sorabilir miyim? Birini mi bekliyordun?”

Adam açıklamaya çalıştı,

“Yok, hayır, aslına bakarsan şöyle bir etrafa bakınmaya gelmiştim, daha önce de bu hastaneye gelmişliğim vardır ama yanımda hep başkaları olurdu.

Bu kez yalnız geldim. Birazdan da çıkacaktım zaten. Ya sen? Sen burada ne arıyorsun?”

“İşte bu çok ilginç. Bu hastaneye daha önce hiç gelmemiştim ama ben de buraya sırf neler olup bittiğini izlemeye, bir de kadın doğum bölümünü ziyaret etmeye geldim.”

Bu sefer sakallı adam şaşkınlığını gizlemeye gerek görmedi.

“Yok canım, şu tesadüfe bak! Ben de aslında doğum kliniğini ziyarete gelmiştim. Az önce dördüncü kattan ayrılıp buraya indim, birazdan da eve döneceğim. Peki, senin evin ne tarafta?”

“Benim İstanbul’da bir evim yok ki. İki aylığına ziyaret için geldim. Ortaköy’de Radisson Otel’de kalıyorum, biliyor musun orayı?”

“Evet, tabii, çok iyi bilirim, hatta otelin yakınında, Boğaz’ın kıyısını mesken tutmuş bir şirkette iki yıl yöneticilik yapmıştım. Sevimli bir semt. Öyle değil mi?”

“Haklısın, ben de oraları çok sevdim ama yarın başka bir yere taşınacağım, o otelde kaldıkça kendimi turist gibi hissediyorum.”

Adam iyice meraklanmıştı.

“Turist değil misin? O halde İstanbul’da ne yaptığını sorsam?”

Kısacık saçlı kadın gözlerini önüne indirip sustu, hemen cevap vermedi.

“Sorma sırası bende değil miydi?” dedi sonunda.

“Bilmem, sıra karıştı biraz. Artık önemli mi?”

Ama kadın ciddileşmişti.

“Söz sözdür, kural da kural.”

“Madem senin için o kadar önemli, öyle olsun,” dedi adam gülümseyerek.

Sıradaki soru gecikmedi.

“O halde, buraya tam olarak niye geldin? Yani hem kadın doğum bölümünü ziyaret, hem buraya gelip oturman… Sanki beni takip ediyor gibisin.”

Adam hayır der gibi, kaşlarını yukarı kaldırdı.

“Sadece ilginç bir tesadüf, ama buraya, yani kafeye ilk benim geldiğimi düşünürsek, belki de sen beni takip ediyorsundur.”

“Hiç sanmıyorum, zira burada oturduğunu görmeden önce varlığından bile haberim yoktu.”

Adam gülümsedi.

“Benim için de aynı durum geçerli.”

“O zaman asıl soruya geri dönelim. Neden buradasın?”

Adam bu sefer ciddileşmişti.

“O zaman şöyle açıklamaya çalışayım. Şu sıralarda yeni bir roman dizisi kurguluyorum. Bu dizide bir genç kadın var. İstanbul’a gebeliği, doğumu, anneliği öğrenmeye ve çocuk sahibi olabilmek için erkeklerle sevişmeye geliyor. Ben de daha o buralara gelmeden önce, yani dizimin ilk romanında o bölümü yazmaya başlamadan önce, doğum merkezlerinde neler olup bittiğini farklı bir açıdan yeniden gözleyebilmek için buraya gelmiştim. Sonra da hem bir kahve içeyim, hem de ziyaretçileri bir de buradaki halleriyle izleyeyim dedim. İşin gerçeği bu işte. Peki, ya sen?”

Genç kadın adeta yerinden sıçramıştı.

Güneşin doğuşu! Bunu söylediğine inanamıyorum. Desene işler hepten karıştı. Demek roman yazıyorsun. Peki, adı ne olacak?”

“Henüz adını koymadım, ama sanırım son bölümün başlığı ‘Zor Karar’ olacak.”

“Peki, neden ‘Zor Karar’?”

“Zira kendini yok etmek üzere doludizgin yokuş aşağıya yuvarlanan bu yaşlı dünyanın kaderini değiştirecek çok önemli bir kararı o genç kadın tek başına almak zorunda kalacak.”

“Vay canına! Peki, nasıl bir kararmış bu böyle?”

Adam cevap verirken hınzırca gülümsedi.

“Bunu düşündüm, yani cevabını biliyorum, ama şimdi söyleyemem. Sanırım bu cevap da geçerli sayılır öyle değil mi?”

Kadın boyun eğdi.

“Evet, sayılır.”

“Peki, öyleyse şimdi sıra sende. Söyle bakalım, sen İstanbul’a neden geldin? Daha da önemlisi, asıl buraya neden geldin? Herhalde beni görmeye gelmemişsindir.”

Esmer kadın bir süre düşündükten konuştu.

“Sanırım sen de dürüst bir cevabı hak ettin.”

“Evet, hak ettiğime inanıyorum. Lütfen.”

“Öyleyse sana itiraf etmeliyim. Ben de buraya, tam da biraz önce tarif ettiğin gibi, İstanbul’a anneliği, doğumu, gebeliği öğrenmeye ve çocuk sahibi olabilmek için erkeklerle sevişmeye geldim. Ya buna ne dersin?”

Adam hayretle ellerini havaya kaldırdı.

“Müthiş derim, gerçekten inanılmaz. Sanki fantastik bir rüya. Peki, ziyaret etmeyi düşündüğün başka yerler var mı aklında?”

“Evet, bir yerde okuduğuma göre İstanbul’un bu konudaki en ünlü, en önemli doğum merkezi karşı taraftaki Zeynep Kâmil Hastanesi imiş. Yarın oraya gitmeyi planlıyordum.”

Adam keyifle geriye yaslandı.

“O zaman rahatlıkla şunu iddia edebilirim. Kesinlikle beni takip eden sensin. Zira daha dün oraya gittim ben. Hem tavsiyemi dinle, hiç boşuna uğraşma.”

“Neden öyle söylüyorsun? Hakkında yazılanlara bakılırsa çok anlamlı bir geçmişi varmış. Sanırım İstanbul’un ilk ciddi doğum merkeziymiş.”

Adam kaldığı yerden devam etti.

“Evet doğru, belli ki dersini iyi çalışmışsın. O binayı, Osmanlı devrinin anlı şanlı Mısır Valisi, Hidiv Kasrı’nın ilk sahibi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep Hanım ve kocası Yusuf Kâmil Paşa, 1862 yılında yaptırmaya karar vermiş. Daha sonra da yönetimi o dönemin ünlü Saray Hekimi Cemil Topuzlu’ya devretmişler, o günden beri de orası devlete bağlı bir hastane ve araştırma merkezi olarak faaliyet gösteriyor. Ben de sırf yazdığım romanın hatırına oraya gittim işte.”

“Gerçekten mi? Peki neler öğrendin?”

“Doğal olarak imkânları biraz kısıtlı bir yer. Buna benzer özel hastanelere gücü yetmeyen insanlara hizmet veren, haliyle epey kalabalık, daha mütevazı koşullarda faaliyet gösteren bir hastane gibi görünüyor. Tabii işin iç yüzünü bilmem imkânsız, haksızlık da etmeyeyim. Belli ki çok önemli bir işlevi var. Ancak orası ile ilgili bir şeyi kesin olarak söyleyebilirim.”

“Neymiş o?”

“Bin bir uğraş sonunda, doğumlarla ilgili biraz bilgi toparlayabilmek için bir başhekim yardımcısının odasına girebildim. Doğum oranları, istatistikleri gibi konularda birkaç basit bilgi edinmek istediğimi ve kaynak olabilecek bir rapor aradığımı söylediğimde hiçbir açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmeden beni kibarca başından savdı. Ben de odası üst katta bulunan bir başka başhekim yardımcısına gittim. O da bezgin bir tavırla, bu tür bilgilerin çok gizli olduğundan, ancak ‘yetkili makamlara’ bir dilekçeyle başvurmam halinde bana bilgi verilebileceğinden bahsetmeye başladı. Yani sen yarın oraya gider, usulünü bilmeden sağda solda bir şeyler sormaya kalkarsan, bir de seni mahkeme koridorlarından toplamam gerekebilir.”

Gecenin karanlığı.”

Adam merak etmişti.

“Ne demek istedin sen şimdi böyle?”

Genç kadın açıklamaya çalıştı.

“Ne mi demek istedim? Gecenin karanlığı işte. Hiçbir ışığın var olmadığı bir evrende kendini nasıl hissedeceksen öyle. Düşünsene, ışıksız bir gecede aniden ortadan kayboluvermek gibi bir şey.”

“Şimdi anladım. Evet, aynen öyle, bu arada istersen sana bir de ilginç bir rastlantıdan bahsedebilirim.”

“Ne gibi?”

“Oradan daha önce yüzlerce kez arabayla geçmişliğim vardır ama hiç dikkatimi çekmemişti. Ana caddenin bir yanında, İstanbul’un en eski, en büyük, en ünlü mezarlıklarından biri olan Karaca Ahmet Mezarlığı vardır. Yolun öteki tarafında da, birkaç yüz metre ötede İstanbul’un gelmiş geçmiş en büyük doğum merkezi. Nasıl ama! Doğum ve ölümü ayıran tek şey sıradan bir işlek cadde. En sonunda neler olacağını merak ediyorsan, karşıdan karşıya geçmen yeterli.”

“Ne diyebilirim ki? Tüm anlattıkların, nasıl diyorsunuz, epeyce uçuk. Peki şimdi ne olacak? Sen benim gittiğim her yere benden önce gitmek zorunda mısın yani? Nasıl bir ilişki bu böyle?”

“Yok hayır, o zaman çok sıkıcı olur. Hem zaten ben artık yavaştan eve dönsem diyordum. Biliyor musun, şimdi bu beklenmedik karşılaşmayı da bir an evvel yazmak istiyorum. Ne dersin, yolumun üstünde seni de oteline bırakayım mı?”

“Hayır, gerek yok, dışarıda bir taksi zaten beni bekliyor.”

Adam elini masaya hafifçe vurdu.

“Doğru ya, dışarıda seni bekleyen bir taksi olacaktı! Neden unuttum acaba? Sanırım aniden seni karşımda görüvermek beni heyecanlandırdı.”

“Öyle görünüyor. Bu sefer müsaadenle ben önden gideyim.”

“Nasıl istersen, zaten öncelik daima senin. Bu arada kendine iyi bak. Hikâyenin sonunda, o zor kararı vermen gerektiğinde en doğru cevabı bulacağına güveniyorum.”

Genç kadın çaresiz gülümsedi.

“Ne diyebilirim ki. Eğer sen öyle diyorsan, öyle olacaktır herhalde!”

Artık ayrılma vakti gelmişti.

Gizemli misafir sessizce masadan kalktı. Kafası karmakarışık, düşünceli adımlarla kapıya doğru ilerlerken birden durdu. Aniden dönüp, biraz önce oturduğu masaya doğru baktı.

Bomboştu.

O adam daha üç saniye önce orada oturmuyor muydu? Sanki buharlaşmış, ortadan yok oluvermişti.

Yoksa hayal mi görmüştü?

Çaresizce başını iki yana salladı.

Dışarı çıktı ve onu bekleyen taksiye doğru hızla yürüdü…

HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ