Agatha Christie,agatha,christie

Agatha Christie

"Öldür Ama Şiddetle Değil Zehirle…"

 

 

“Yaşamayı seviyorum. Çılgınca, çaresizce, şiddetle bedbaht olduğum, kederden kahrolduğum zamanlar olmuştur; ama bütün bunları yaşarken yine de bilirim ki sırf hayatta olmak harika bir şeydir.”

On sekiz yaşındayken tahta çıkan Kraliçe Victoria ülkesini yönetirken Britanya İmparatorluğu beş kıtaya yayılır. Kraliçe’nin tahta geçişinin elli üçüncü yılında, yani 1890 yılının 15 Eylül gününde, İngiltere’nin güneydoğusundaki Devon bölgesinin Torquay kasabasında bir kız çocuğu dünyaya gelir.

“Sanırım hayatta sahip olabileceğiniz en büyük şanslardan biri mutlu bir çocukluktur.”

Evde eğitim gören, uyku vaktinde annesinin anlattığı heyecanlı hikâyeleri, ablasının uydurduğu korku hikâyelerini dinleyerek büyüyen Agatha, henüz on bir yaşındayken babasını kaybeder. Annesi onu önce yöredeki bir kız okuluna kaydeder, daha sonra eğitimine Paris’te devam eden Agatha orada vokal ve piyano eğitimi alır.

Genç yazar adayı bir yandan da ilk gençlik çağında başladığı yazma serüvenine devam etmektedir. Henüz on yedi yaşına geldiğinde yazıp bitirmiş olduğu kısa öykülere ilaveten, yirmi bir yaşına geldiğinde de, ilk romanını tamamlayacaktır.

Agatha, ilk bölümlerini savaş sürerken yazdığı romanını hamilelik döneminde tamamlamıştır. Ölüm Sessiz Geldi adlı eser 1920 yılında yayınlanır. Böylece Belçikalı ünlü dedektif Hercule Poirot da edebiyat dünyasına ilk adımını atmış olur. Ancak roman o kadar az satar ki, Agatha telif ücreti bile alamaz. Yılmadan yazmaya devam eden genç yazarın, başarının baş döndürücü kokusunu içine çekebilmesi için uzunca bir süre beklemesi gerekecektir.  

“Ama elbette sevdiğiniz her şey için bir bedel ödemeniz gerekir.”

 

Altıncı romanı Roger Ackroyd Cinayeti’nin (1926) basılmasıyla her şey değişecektir. Bu eserin dâhiyane sürprizlerle bezenmiş finali okurların hemen dikkatini çeker. Yoksa savaşın yaralarını sarıp acılarını unutmaya başlayan İngilizler okumaya daha çok zaman mı ayırmaya başlamıştır? Nedeni ne olursa olsun sonuç değişmez. Agatha Christie cinayet romanlarının kraliçesidir artık ve tahtını hiç kimseye kaptırmaya niyeti yoktur.

Evliliğinde aradığı ilgi ve sadakati bulamayıp derin bir düş kırıklığı yaşayan Agatha, kısa sürede eşinden boşanır ve kızı Rosalind ile birlikte Londra’da yaşamaya başlar. 1930 yılında, bu kez de kendisinden on dört yaş genç, sessiz ve çekingen bir arkeolog olan Max Mallowan ile evlenir. Uzmanlık alanı Yakın ve Orta Doğu tarihi olan Mallowan, ilerleyen yıllarda şövalyelik nişanına layık görülecek değerli bir arkeolog ve akademisyendir. Ne var ki Agatha, beklediği ilgi ve sadakati ikinci eşinde de bulamaz, ama beraberlikleri kırk yılı aşkın bir süre aralıksız devam edecektir.

Bir hastanenin eczanesinde gönüllü olarak çalışmaya başlayan Agatha, bu sayede çeşitli zehirler ve onların insan bedeni üzerindeki etkileri konusunda uzmanlaşır. Örneğin talyumun nasıl öldürücü olabileceğini orada öğrenir. Sonraları bu tehlikeli zehirlerin hemen her türünü kullanacaktır romanlarındaki cinayetlerde…

 

 “Kafanızı bir aslanın ağzına koyarsanız, bir gün onu koparmasından şikâyetçi olamazsınız.”



“Suçun Kraliçesi”, “Cinayetler Kraliçesi”, “Polisiye Edebiyatın Kraliçesi” gibi sıfatlarla anılan ve kitapları dünya çapında yüzden fazla dile çevrilip dört milyar satan Agatha Christie, edebiyata katkısı nedeniyle 1971 yılında İngiltere’nin en yüksek onur unvanı olan “Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı” nişanına lâyık görülür.  Her ne kadar bir cinayet romanları ustası olarak biliniyor ve 66 polisiye romanı, 14 kısa öyküsüyle hâlâ en tepede oturuyor olsa da, Christie’nin bu romanların dışında Mary Westmacott takma adıyla kaleme aldığı altı adet de aşk romanı vardır. Ayrıca, İngiltere Kraliçesi’nin 80. doğum günü için yazmış olduğu “Üç Kör Fare” adlı radyo oyunu da yine kendisi tarafından sahneye uyarlanmış olup Londra’da 60 yıldır “Fare Kapanı” adıyla sahnelenerek Guinness rekorlar kitabına girmiştir.

“İnsanoğlu kendi özgür iradesiyle yaptığı kötülükleri Tanrı’ya atfetmeye haddinden fazla eğilimlidir.”

Gün gelir, bütün bu soruları, bilinmezleri okurların ve eleştirmenlerin üzerine yıkıp 12 Ocak 1976 günü bu dünyadan ayrılır Agatha Christie… Sanki okurlarıyla alay edercesine… Ne bir bıçak yarası, ne uzaktan atılmış bir kurşun, ne kafasına indirilen ağır bir darbe, ne de içkisine karıştırılmış bir zehir…

Sadece cansız bir beden, basit, doğal bir ölüm vardır ortada. Çözülecek bir gizem, aranacak bir suçlu yoktur.

Belki de Cinayetler Kraliçesinin kendi soğukkanlı hükmüyle:

“Zaman en iyi katildir.”

 

.

 *  *  *

Agatha Christie’nin sözlerinden birkaç alıntı, hayatından birkaç kesit...

Hikâyesinin bütünü 2019 yılının ilk aylarında yayınlanacak olan Yazdıklarıyla Yaşayanlar 2 adlı eserde yer alacak.  

 

2018 yılının Nisan ayında yayınlanan Yazdıklarıyla Yaşayanlar’ın arka kapağından…

 

Öldükten sonra tüm yazdıklarının yakılmasını isteyen Kafka…

En büyük zaafı kumardan kaçıp Kumarbaz’ı yazan Dostoyevski…

Varlığına delil ararken elinde kalem bulan Camus…

Bir savaşın ortasında tüm coşkusuyla yurtsuz kalan Stefan Zweig…

Ve daha birçok yazarın o hep bilmek istediğimiz hikâyeleri…

Yazdıklarıyla Yaşayanlar ruhumuza dokunan büyük yazarların, eserleriyle iç içe geçmiş hayatlarını anlatıyor. Hasan Saraç, okuma serüveninde yazarlarla kurduğu dostluğa okurlarını da dâhil ediyor.

Altını çizdiğimiz cümlelerin sahiplerini yakından tanımak, hikâyelerinin hikâyesini dinlemek ve yazarların hayatlarına şahit olmak için Yazdıklarıyla Yaşayanlar bir başucu kitabı.

 

Kitabın Önsözü

Ne kadar yetenekli, değerli, ünlü olurlarsa olsunlar, insan olarak yazarlar hemcinslerinden pek de farklı değildir.

Onlar da tüm insanlar gibi doğar, büyür, hayal kurar, paylarına düşen sevgi, öfke, aşk ve acıları yaşarlar. Hayatları doğal nedenlerle, dış etkilerle ya da kendi kararlarıyla son bulur.

Ama onları diğer fanilerden ayıran sınırsız bir tutku vardır. Yazma, yaratma ve yazdıklarını olabildiğince geniş kitlelerle paylaşma tutkusu. Bunun dışında kişilikleri, hayat tarzları, fikirleri, tercihleri birbirlerinden çok farklıdır. Esin kaynakları, konuları, hatta teknikleri bile…

Bizim onlara duyduğumuz saygı ve hayranlığın nedeni ise kişisel görüşleri, inançları ve tercihlerinden ziyade edebiyat dünyamıza, hayal âlemimize yaptıkları katkılar değil midir? Romanlarının, hikâyelerinin yani tüm yazdıklarının sihriyle yaşamazlar mı kalbimizde?

Yazma sanatına kattıkları değer, harcadıkları emek elbette tartışılmaz. Kimi yazarlar bu noktaya yetenekleri sayesinde geldiklerini düşünür. Kimileri de yetenek yüzde bir ise, geri kalan yüzde doksan dokuzun sabırla, azimle yılmadan çalışmak, yazmakla yaşamayı özdeşleştirmek olduğuna inanır.

Yani yazma sanatı konusunda da farklıdır düşünceleri.

Ve her yazarın farklı bir hikâyesi vardır. Doğdukları yerler, aileleri, gittikleri okullar, ilk yazdıkları şiirler, öyküler, ilk sevgilileri… Yazma tutkusunun yüreklerinde nasıl kök salıp yeşerdiği… Hepsi bu hikâyenin kilometre taşları, dönüm noktalarıdır. Ardından eserler ortaya çıkar birer birer. Heyecanlar, sevinçler, düş kırıklıkları…

Bir de pek bilinmeyen gizler vardır yaşamlarında.

Onların yazdıklarına ilgi duyanların, nasıl yaşadıklarına da ilgi duyacaklarına inanıyoruz. Hatta sadece nasıl yaşadıklarını değil, yaşarken neler söylediklerini de merak edeceklerini düşünüyoruz.

Yazdıklarıyla ufkumuzu açan, duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştiren Türk ve yabancı yazarlar arasından seçtiklerimizin hikâyelerini bulacaksınız bu kitapta. Bu seçimi yapmanın güçlüğünü, edebi eserleri bilimsel kıstaslarla değerlendirmenin olanaksızlığını, kişisel tercihlerin kaçınılmaz rolünü takdir edeceğinize inanıyoruz.

Bu duygularla, sizlere yirmi beş değerli yazarın hikâyesiyle merhaba diyoruz.

Yazdıklarıyla yaşayanların hikâyeleri bitmez.

İleride başka hikâyelerde buluşmak dileğiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ