Victor Hugo,victor,hugo

Victor Hugo

"Müzikaller dünyasının taçsız kralı bir romantik"

“Gelişme yolundaki barbarlıklara devrim diyoruz. Sona erdikleri zaman şunu fark ederiz: İnsan ırkı hırpalanmıştır, ama ilerlemiştir.”

 

Bir yanda Rönesans döneminin arayışları, Floransa, Venedik gibi merkezlerden yükselen entelektüel birikimin şekillendirdiği yeni Avrupa kültürü. Öte yanda Huguenots olarak da bilinen Protestanları barış umuduyla 1572 yılında Paris’e çağırtıp Saint Barthelemy katliamında öldürten, dokuz yaşındaki kral IX. Charles’ın annesi, eli kanlı bir Catherine de Medicis. Liderlerinin tümünü kaybeden Protestanların Katolik olmayı kabul etmeleri ile gücüne güç katan Vatikan’ın Avrupa üzerinde kurduğu mutlak hâkimiyet.

 

Monarşilerin hüküm sürdüğü bir Avrupa kıtası. Evlilikler sonucu tümü birbiriyle akraba olmuş Fransa, İspanya, İngiltere krallıkları…

 

Buna karşılık sömürgeleri üzerinde yükselen, zenginleşen Portekiz, Hollanda gibi ülkelerde, gelişen ticaretin etkisiyle yerini sağlamlaştıran bir burjuva sınıfı.

 

Kimi uyumlu, kimi birbiriyle zıt bu gelişmelerin etkisiyle on sekizinci yüzyıl Fransız halkı önceki dönemlere kıyasla büyük bir evrim geçirmektedir. Ülkede, Baron de Montesquieue, Voltaire, Jean-Jaques Rousseau gibi düşünürlerin liderliğinde, bilimsel aklın ve özgür düşüncenin öne çıktığı bir aydınlanma çağı yaşanmaktadır. Halk, sarayın, kralın, seçkinlerin denetiminden çıkmaya başlamıştır. Büyük kentlerin burjuva sınıfı çocuklarının eğitimine öncelik vermekte, bağımsız yayıncıların çıkarttıkları gazete, bildiri ve broşürler, kitlesel bilinçlenmeye yol açmaktadır.

 

“Dünyada hiçbir şey zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.”

 

Bu gelişmelere bir tepki olarak da toprak sahipleri ve soylular var olan ayrıcalıklarını korumaya, zengin burjuvaların soylular arasına katılmasını engelleyecek barikatları yükseltmeye çalışmaktadır. Bir yanda soylular statülerini koruma mücadelesi verirken, burjuvalar da ekonomik olarak güçlenmenin ötesinde toplumsal haklarda söz sahibi olmanın peşindeydiler. Taşraların hâkimi kırsal nüfus ise üzerindeki vergi yükünün hafiflemesini istemektedir.

 

Merkezi otorite ülkenin içinden geçtiği evrimsel süreci bir türlü kavrayamamakta ve eski yöntemlerle sorunları halletme yoluna gitmektedir. Farklı güçlerin savaştığı bu ortamda gittikçe fakir düşen halkın Paris’te ayaklanmasıyla 1789 Fransız devrimi start alır. Ardından, 1791 yılında kurucu meclis yeni İnsan Hakları ve Yurtdaş Bildirisini kabul eder.

 

Değişim taleplerini okuyamayan krallık kendi sonunu hazırlamaktadır. İnsan hakları bildirisinin ilanından sonra, üzerinden henüz iki yıl bile geçmeden, kral XVI. Louis ve ardından kraliçe Marie Antoinette giyotinle idam edilir. Artık Bourbon hanedanının sonu gelmiştir.

 

Tüm bu karışıklığın hüküm sürdüğü kaotik ortamda Korsikalı bir asker Cumhuriyetçiler safında önemli başarılara imza atmaktadır. Mesleğinde hızla yükselen Napolyon Bonapart 1799 yılında I. Konsül sıfatıyla Fransa’nın hâkimi olur. Aradan beş yıl geçmeden kendisini İmparator ilan edecek, töreni sırasında Papa’nın elinden tacı zorla alıp kendi başına geçirerek Vatikan’a da boyun eğmeyeceğini tüm dünyaya gösterecektir.

 

“Geçmiş zamana teleskopla, şimdiki zamana ise mikroskopla bakarız. Şimdinin görünürdeki muazzamlığı bundan kaynaklanır.”

 

Tepede rüzgârların çok sert estiği, insanların bir yandan ötekine savrulduğu bu dönemde, 1802 yılının 26 Şubat günü, Fransa’nın doğusundaki Besonçon’da bir bebek doğar. Babası Leopold Tanrı tanımaz bir cumhuriyetçi ve Napolyon’a yürekten bağlı bir komutan, annesi Sophie ise koyu Katolik bir kralcıdır. Yeni doğan oğullarına Victor adını koyarlar. Bir cepheden ötekine koşan kocasının peşinde sürekli yer değiştirmekten yorulan annesi çocuklarını alıp Paris’e döndüğünde Victor Hugo henüz bir yaşındadır. Böylece dini kavramların da etkisiyle bir kralcı olarak yetiştirilecek olan genç Fransız’ın eğitim süreci artık başlamıştır. Bu öğretinin etkisi neredeyse kırk beş yıl, yani tacı yeniden devrelan Orleans hanedanına karşı girişilen İkinci Fransız Devrimi’ne (1848) kadar sürecektir.

 

Kendinden otuz beş yaş büyük bir yazarın, ünlü tarihçi ve diplomat François-René de Chateaubriand’ın fikirleriyle büyüyen Hugo, çocukluk arkadaşı Adéle’e aşık olur. Bu beraberliğe karşı çıkan annesi Sophie öldükten bir yıl sonra, henüz yirmi yaşındayken, genç Victor sevdiği kızla evlenir. İlk mısralarını o dönemde yazmaya başlamıştır. Bu şiirler Nouvelle Odes (1824) ve Odet et Ballades (1826) adlı kitaplarında yayınlanır. Bu eserler sarayın da ilgisini çeker ve para ile ödüllendirilir.

 

Bir yandan şiir, öte yandan oyun ve roman yazarlığını birlikte devam ettiren Hugo’nun ilk romanı Bug-Jargal (1826) Fransız Devriminin etkisinde kalan Karayip’lerde, Fransız sömürgeciliğine karşı direnen yerli halkın mücadelesini, kaderin karşı karşıya getirdiği bir Afrikalı köle ile bir Fransız subayının dostluğunu anlatır.

 

İdam mahkumu bir tutuklunun üç yıl boyunca hapishanede yazdığı notlardan oluşan ikinci eseri “Le Dernier Jour d’un Candamné – İdam Mahkumunun Son Günü (1829) Victor Hugo’nun ilk önemli edebi eseridir. Camus, Dickens, Dostoyevski gibi yazarların bu romandan esinlendiği söylenir.

 

Sürekli üreten genç yazarı uluslararası üne kavuşturan ilk roman 1831 yılında yayınlanan “Notre Dame de Paris – Notre Damın Kamburu” adlı eseridir. Bu unutulmaz aşk öyküsü pek çok kere beyaz perdeye aktarılmış, tiyatro sahnelerinde oynanmış, uğruna besteler yapılmış, TV dizileri çekilmiştir. En nihayetinde, aradan neredeyse yüz elli yıl geçtikten sonra, bu dram, müziğini Riccardo Cocciante’nin bestelediği, sözlerini Luc Plamondon yazdığı bir müzikal olarak 1998’de Paris’de izleyicilerin karşısına çıkar. Çingene kızı Esmeralda rolünde Helena Sagera’nın, mecnun aşığı kambur Quasimodo rolünde Garou ve onu evlatlık edinen bir başka Esmeralda aşığı Farollo rolünde Daniel Lavoie’nun rol aldığı bu muhteşem müzikal; gerek özgün müziği, gerekse izleyicilerine bir modern bale şöleni sunan koreografisi ile seyirci rekorları kırmış, onlarca ülkede yeniden yorumlanmıştır.

 

“Yoksulluğa katlanmaya gücü yetmeyenin özgür olmaya da gücü yetmez.”

 

 

Otuzlu yıllarda Marion de Lorme (1829), Hernani (1830), Mary Tudor (1833) ve Ruy Blas (1838) gibi oyunları sahneye konulan yazar, romantik akımın bir temsilcisi olarak görüldüğünden çok arzu etmesine rağmen Fransız Akademisi adlı enstitüye bir türlü kabul edilmemektedir. En nihayetinde 1841 yılında bu düşü gerçekleşir. O tarihten sonra daha Victor Hugo ölüm cezasına karşı duruş sergileyen, sosyal adalet çağrısı, özgür medya ve hür yönetim savunuculuğu yapan bir politik lidere dönüşmeye başlar.

 

“Ne zaman ki diktatörlük bir vakıa olur, devrim bir hak haline gelir.”

 

Bir yandan Hugo eserlerini üretmeye devam ederken İngilizlere karşı Waterloo’da savaşı kaybeden Bonapart Elbe adasında sürgündeyken ölmüş, monarşi yeniden başa geçmiştir. Ancak bu kez soyluların direnişi kısa vadeli olacaktır.

 

Sanayi devrimi ile sayıları hızla katlanan fabrikalarda günde 13-15 saat köle gibi çalışmak zorunda kalan fakir halk mutsuzdur. Aristokratların, zenginlerin varlığı eskisinden çok daha fazla göze batmaktadır. Öte yandan, Karl Marx ve Engels’in 1 Şubat 1848 tarihinde birlikte imzaladıkları Komünist Manifesto kulaktan kulağa yayılmaktadır. Özetle, artık ok yayda çıkmış, pandora’nın kutusu açılmıştır. Bu kez ayaklanmalar Fransa’yla sınırlı kalmaz, çevre ülkelere de hızla yayılır. Orta Avrupa kentlerinin tümünde önü alınamayan direnişler, isyanlar birbirini kovalamaktadır.

 

Önce gençlerin Paris’te ayaklanmasıyla başlayan yeni hareket kısa sürede amacına ulaşır ve 1848’de Orleans Hanedanı tahtı bırakmak zorunda kalır. Kurulan II. Cumhuriyet’in başına Napolyon Bonaparte’ın yeğeni Louis Napolyon ( III. Napolyon) geçer. O da amcası gibi üç yıl geçmeden kendi imparatorluğunu ilan edecektir.

 

Victor Hugo cumhuriyetçidir ancak “Napoleon le Petit – Küçük Napolyon” adını verdiği III. Napolyon’un tek adamlığına karşı çıkar. Bunun üzerine 1851’te Fransa’dan sürgün edilir. Sekiz yıl sonra af kararı gelse de Hugo, Louis Napolyon başta olduğu sürece, yani 1870 yılına kadar sürgünde kalmayı tercih edecektir. İlk başta Brüksel’e geçen ünlü yazar daha sonra uzun süre Manş Denizi’ndeki küçük adalarda yaşamını sürdürür. Önceleri mali sıkıntı içine düşer, dört çocuklu ailesini geçindirmek için Fransız’ca dersleri bile verecektir.

 

“Bazı düşünceler birer duadır. Öyle anlar vardır ki bedenin duruşu ne olursa olsun ruh secdeye kapanmıştır.”

 

Adını tarihe yazdıracağı “Les Misérables – Sefiller” (1862) bu dönemde yayınlanır. On dokuzuncu yüzyıl en önemli edebi eserlerinden biri kabul edilen bu roman beş bölüm ve yaklaşık bin dört yüz sayfadan oluşmaktadır. Romanın kahramanı Jean Valjean ve çevresindekilerin 1813-1832 yılları arasındaki hikâyesini anlatan bu eserde Hugo o dönemi tümüyle el almış, yaşam tarzını, Paris’i, iyilikleri, kötülükleri, insana dair her şeyi usta bir ressamın tuvaline aktardığı bir resim gibi ince ince işlemiştir. Aynı şekilde eseri din, politika, sosyal adalet gibi kavramlar üzerindeki fikirlerini okurlarıyla paylaşacağı bir ortam olarak tasarlanmıştır.

 

Sürgün döneminde yazdığı iki roman daha “Les Travailluers de la Mer – Deniz İşçileri” (1866) ve L’Homme Qui Rit (Gülen Adam) (1969) mevcuttur.

 

“Ölmek bir şey değil. Korkunç olan yaşamamak.”

 

En nihayetinde 1870 yılında ülkesine dönen Hugo bir kahraman gibi karşılanmasına rağmen ilk seçimlerde meclise giremez. Olgunluk döneminde dikkatini politikaya veren yazar seksen yaşına bastığında onuruna Paris’te büyük bir tören düzenlenir.

 

Üç yıl sonra, seksen üç yaşındayken, 1885 yılında dolu dolu yaşadığı hayata veda eder ve Paris’in merkezine önceleri bir kilise olarak inşa edilip daha sonra bir anıt mezar olarak kullanılan Pantheon’a defnedilir.

 

Notre Dame de Paris’te olduğu gibi Hugo’nun Les Miserables romanı da pek çok filme, sahne oyununa esin kaynağı olmuştur. Bunların içinden biri, müziğini 1980 yılında Claude-Michel Schönberg’in bestelediği müzikal bambaşka bir yer tutar. Önce Fransa’da, ardından Londra’da ve New York Broadway’de sergilenen bu eser ilk günlerde kritiklerden olumsuz not aldıysa da izleyicilerden gelen taleple büyük bir başarıya ulaşır. Dünya’nın kırk iki ülkesinde izleyici rekorları kırar, sayısız ödül kazanır. 2010 yılında Londra’da on bininci kez perdesini açarak ulaşılması neredeyse imkânsız bir başarı elde eder.

 

1995 yılında Londra’nın Royal Albert Hall konser salonunda Les Miserables müzikalinin onuncu yılı şerefine bir gala düzenlenir. Bu konserde sahne alan sanatçılar daha sonra “rüya ekip” olarak adlandırılacaktır.

 

Romanın kahramanını, gençlik yıllarında açlık nedeniyle işlediği hırsızlık suçunun izlerini hayatı boyunca silemeyen Jean Valjean’ı, gala konserinde Colm Wilkinson seslendirir.

 

Hapisten kaçtıktan sonra bir kasabanın belediye başkanı ve bir fabrikanın sahibi olan Jean Valjean haksız yere hapse atılan bir işçisine, Fantine’e, kızına sahip çıkacağına söz verir. Fantine onuncu yıl galasında Ruthe Henshall tarafından seslendirilir.

 

Fantine’in kızı Cosette’in rolünü Judy Khun oynar.

 

Cosette babası olarak kabul ettiği Jean Valjean ile birlikte Paris’e taşınmıştır. İkinci Fransız devriminin kıvılcımını Paris’te çakan öğrencilerden biri, Mariues ilk görüşte Cosette’e aşık olur. O gece Marius, Michael Ball tarafından seslendirilir.

 

Marius’un gizli aşığı, sokak kızı Eponine Lea Salonga ile sahnede hayat bulur.

 

Romanın iki büyük karakter oyuncusu, Jean Valjean ve hayat boyu onu takip etmekten yılmayan polis şefi Javert Paris’te ilk çatışmanın patlak verdiği barikatların önünde yeniden bir araya gelirler. Onuncu yıl galasında ünlü Javert rolünü oynama şerefi de Philip Quast’a nasip olacaktır.

 

Aradan on beş yıl geçer. Ve 3 Ekim 2010 günü Les Miserables müzikalinin yirmi beşinci yıl galasında neredeyse tüm kadro yeniden bir araya gelir.

 

Victor Hugo, bir ihtimal kendisiyle özleştirdiği, Sefiller romanının unutulmaz kahramanı Jean Valjean’ı sahnede canlandıran Colm Wilkinson’ı o galada izleyebilseydi, eminim onun da gözleri dolacak, içini tarif edilmez bir hüzün kaplayacaktı…


HASAN SARAÇ'ın

ESERLERİ